A+ A-

“Gezi Türkiye’nin Artısı, Cemaatle Kavga Eksisi Oldu” Emek ve Adalet Platformu'nda söyleşi

21.12.2014 emekveadalet.org

27 Kasım Perşembe akşamı Ruşen Çakır’ı ağırlamıştık. Kendisinin Kürt Meselesinden Işid’e, Kobani’den Hükümet-Cemaat kavgasına pek çok güncel konuda fikirlerini dinleme fırsatı bulduk. Hem Türkiye’deki İslamcı hareketleri iyi bilen, hem de yakın dönem siyasetini yakından takip eden Ruşen Çakır ile söyleşimizi paylaşırken, bu karşılaşmaların herkes için öğretici olmasını umuyoruz.


“Öncelikle teşekkür ederim davetiniz için. Ne zamandır böyle bir ortamda olmamıştım. Bu benden çok Türkiye’deki İslami hareketten kaynaklanıyor büyük ölçüde. 1990’da “Ayet ve Slogan” çıktıktan sonra Türkiye’nin dört bir yanına kitabevlerine, derneklere, vakıflara gittim. O zamanlar çok canlı bir tartışma ortamı, bir dinamizm vardı İslamî camiada.

Şimdi 13 yıldır Türkiye’yi İslami camiadan gelme insanlar yönetiyor. Ama o canlılığın yerinde yeller esiyor. Bu çok acayip bir durum. İktidarla beraber o zenginlik kayboldu. İnsanlar zenginleştikçe düşünsel anlamda geriledi.
Şimdi Kürt meselesine baktığımız zaman IŞİD denilen olay ilginç şekilde Arap baharının çökmesine paralel olarak geldi ve ilginç bir şekilde bölgede Kürt baharını tetikledi. Normal şartlarda İran Kürtleri hakkında pek bir bilgimiz yok ama PKK’nın orada PJAK üzerinden epey bir etkisi olduğunu biliyoruz. Şu anda İran devletiyle aralarında garip bir çatışmasızlık hali var. Ama onun dışında Türkiye, Suriye ve Irak Kürtleri gündeme aldığımız zaman en son hatırlayın Barzani Diyarbakır’a dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’a destek olmak için geldi. Şivan Perveri yanına aldı İbrahim Tatlıses de geldi ve orada Erdoğan’ın aslında Kürtlerle arasının kötü olmadığı gösterildi. Bu Barzani için aslında çok riskli bir durumdu. Çünkü gittiği yerdeki insanların önemli bir kısmının Erdoğan’la bir şekilde bir sorunu vardı. Ama bu riski aldı çünkü bölgede Kürt hareketine baktığımız zaman iki temel odak var birisi Erbil diğeri Kandil. Ya da birisi Barzani öbürü Öcalan. Özellikle Talabani’nin hastalığıyla beraber KYB etkisini önemli ölçüde kaybetti. Bir de KYB’nin olduğu yerde diğer GORAN hareketi güçlendi ve KYB’nin etkisini büyük oranda kırdı. Şu anda bölgede baktığımız zaman Kürt hareketi içinde ciddi bir rekabet ve mesafe var. Bu mesafe ve rekabetin en çok yaşandığı yer ise Suriye idi. Ve orada büyük bir rekabetin ardından PKK’ya yakın olan PYD diğerlerini tasfiye etti. Bu aslında Türkiye’de daha önce izlediğimiz bir filmin Suriye versiyonuydu. PKK genellikle önce diğer Kürt gruplarını etkisizleştirir hegemonyasını kurar ve onun üzerinden yürür. Suriye’de bunu çok daha kolay yaptı ama ilginç olan Irak’ta Kürtlerin devletimsi bir yapısı olmasına rağmen PKK’nın orada bu gücü kurabilmesidir. Yani Barzani’ye rağmen orada hakimiyeti kurabilmesi önemli.

Burada en önemli etkenlerden birisi Öcalan’ın yıllarca Suriye’de yaşamış olması, orayı çok iyi biliyor olması ve oraya özel bir önem atfediyor olmasıdır. Büyük ölçüde PYD’nin strateji ve taktikleri Öcalan’ın bizzat kendisi tarafından belirleniyor. Orada çok muazzam bir nüfuz mücadelesinin sonucunda PYD galebe çaldı yani Öcalan çizgisi hakim oldu. Ama burada bir tarafta Kandil, bir tarafta Erbil, bir tarafta Ankara. Erbil, Ankara’ya yakındı yani Erbil’le Ankara’nın mesafesi Erbil’le Kandilin mesafesinden daha kısaydı. Ama hatırlayın Musul düştükten sonra hep birlikte Bağdat’ı bekledik. IŞİD Bağdat’a yöneliyordu. Tümünü alamasa bile Bağdat’ın Sünni bölgelerini alacak deniyordu. Yahut Bağdat’ın Şii bölgelerine yönelik büyük terör eylemleri bekleniyordu. Aksine birden bire Kürdistan’a yöneldiler ve Şengal’i Mahmur’u aldılar. Erbil’i de gerçekten alıyorlardı. ABD’nin ilk ciddi müdahalesiyle Erbil kurtuldu ve orada Türkiye yardım etmedi. Yardım talebine rağmen yardım etmedi. Rehineler gerekçe gösterildi. Şimdi ise yeni yeni, ‘destek verildi ama söylenmedi’ deniliyor ama büyük ölçüde yardım edilmedi. Buna karşılık Şengal’de Ezidilerin kurtarılması için Cezire kantonundan YPG’liler ve Kandil’den HPG’liler geldi. Aynı zamanda Mahmur’da kasaba düştü ve kasabanın yakınındaki kampı YPG’liler tahliye ettiler. Peşmergelerle beraber kasabayı geri aldılar. Aynı zamanda Kerkük büyük ölçüde KYB denetimindeydi. Kerkük’te çok ciddi IŞİD’le karşılaşmalar var, küçük çaplı çatışmalar ama her an büyüyebilecek çatışmalar bunlar. Kerkük’teki KYB yönetimi Kandil’den yardım istedi onlar da büyük bir gösteriyle gittiler ve coşkuyla karşılandılar. Bütün bunları şundan anlatıyorum: Ankara’nın buradaki politikasını özetlemeye çalışıyorum. Ankara burada bir fırsatçılık yaptı, IŞİD’i Kürt meselesinde bir terbiye edici faktör olarak kullanmak istedi. Doğrudan müdahil olmasa bile -o tartışmalı, çok spekülatif bir konu- ‘IŞİD denilen bir olay var nasıl olsa bu olay kalıcı olamaz. Kalıcı olan Kürtler ve Kürt hareketidir. Bari bu geçici olay PKK’ya ne kadar darbe indirirse o kadar kârdır’ diye düşündüler, müdahale etmediler ama Ankara’nın ilgisizliğine karşın Kürtler özellikle PKK’nın stratejik olarak Mahmur’a Şengal’e yaptığı yardımlarla ve Kerkük’e yaptığı yardımlarla o mesafe kapandı. Yani tam kapanmadı ama olduça azaldı. En sonunda Kobani çıktı. Kobani kuşatmasına kadar Rojava denilen bölgede bütün kantonlarda özellikle Cezire ve Kobani kantonunda öteki tarafta daha çok Nusra vardı. Buralarda zaten IŞİD ve Nusra ve benzer gruplarla PYD’nin çatışmaları aylardır oluyordu, belki de birkaç yıldır süren bir şey. Kürtlerin rejimle çatışmaması da fazladan Kürtlere saldırma gerekçesi olarak karşımıza çıkıyor. Bu çatışmalarda çok büyük kayıp verdiler, hâlâ veriyorlar Kobani’de. PKK oraya çok büyük önem verdiği için sürekli takviye yolladı. Hem malzeme, hem savaşçı takviyesi yolladı. Bu tabii Türkiye tarafından da biliniyordu ve memnuniyetle karşılanıyordu. Her ne kadar Türkiye’de barış süreci sürüyor olsa da düşman olarak gördüğü için PKK’yı, ‘ne kadar güç kaybederse o kadar iyidir’ gibi yanlış bir strateji izledi. Daha sonra, Musul düştükten sonra, IŞİD orada ağır silahlar temin etmişti ve şöyle düşündüler:

1- Objektif olarak bakıldığında Kobani uzun ömürlü olmaz dediler.
2- Kobaninin düşmesini istediler ve bunun bir ders olmasını istediler.

Ama hesap tutmadı. Bu hesaba uluslararası koalisyonu da inandırmışlardı. Hatırlayın o dönemlerde ABD Genelkurmay Başkanı dahil çok kişi ‘Kobani düştü, düşecek’ diyorlardı. Hatta Erdoğan o dönemde ‘Kobani düştü düşüyor, sıra diğer kantonlara gelecek’ diye bir laf etmişti. Benim düşmeyecek dememin nedeni bir temenniydi tabii düşmesini istemiyordum. Ama bir de şu var: Bakın IŞİD’in en büyük avantajı insan faktörü. Cemil Bayık’la Kandil’de yaptığım röportajda ki, Kobani’den önce, Şengal’den sonraydı. Şöyle bir laf etimşti, “Silahın bir dönem sonra artık önemi yok, önemli olan insan faktörü, o da bizde var” demişti. IŞİD’in heryeri kolaylıkla alıp Irak ordusunu kolaylıkla devirip Kobani’de o genç kızların ve genç erkeklerin karşısında her türlü silah üstünlüğüne rağmen hiçbirşey yapamamasının nedeni budur. Musul’da Irak ordusu silah üstünlüğüne rağmen IŞİD’le başedemediyse IŞİD’in de Kobaniyi alt edememesi aynıdır, tamamen insan faktörüdür. Düşünün ki El Kaide çizgisinin en büyük avantajı intihar eylemleridir. Usame’nin kendisi mi yoksa bir yakını mı tam emin değilim şöyle bir şey söylemişti zamanında; “Bizim batılılardan en büyük farkımız şudur, Batılı gençler ölmemek için, bizim gençlerimiz ölmek için yaşar.” Yani bu bütün dengeleri bozuyor, zaten klasik terörle mücadele konsepti biliyorsunuz saldırganın kaçmasını engellemek üzerine inşa edilir. Ama burada saldırganın kaçmak gibi bir derdi olmadığı için o stratejileri çökertti El Kaide. Sonradan yeni sistemler getirildi. Ama burada ne oldu? İntihar eylemiyle öne çıkan bir harekete karşı Kürtler intihar eylemi düzenledi. Yani intihar eylemiyle temayül eden bir harekete intihar eylemi yapılıyor. Onun artık yapabileceği çok fazla bir şey yok. Burada çok büyük bir hesap hatası yapıldı. Bu hesap hatası zincirleme birtakım sonuçlara yol açtı. Bu sonuçlardan en önemlisi Kürtlerin yakınlaşması o aralarındaki mesafenin kısalması olmuştur.

Mesela Mesud Barzani Mahmur’a gidip PKK komutanlarıyla fotoğraf çektirdi. Daha önce Murat Karayılan’la falan görüşme fotoğrafları var ama bu sefer cephede fotoğraf çektirdi. Bunların hepsinin Kürtler için çok büyük anlamı var. Mesela peşmergenin Kobani’ye geçişinde yol boyunca gösteriler vardı. Normal şartlarda Türkiye’deki Kürt hareketi, PKK hareketi peşmergeye bu tür ilgi gösterilmesine izin vermezdi. Başka bir durum olsa o ilgiyi özel olarak engellerlerdi. Fakat burada başka bir şey oldu ve bu da doğal olandı zaten, Kürt hareketleri arasındaki fark doğal değildi, şimdi olağan hale gelmeye başlıyor. 6-7 Ekim olayları bunun bambaşka bir görüntüsüdür. Bir kere şu doğru değil: dışarıdan Öcalan’a karşı Öcalan’ı zor durumda bırakmak için yapılmış bir şey değil, bizzat Öcalan’ın talimatıyla yapılmış bir şey. Tabii Öcalan ‘şuralara gidin okulları yakın’ diye talimat vermiyor ama bu olay hatırlayın bayram öncesiydi düştü düşecek denilen günlerdi. 2 gün süren o eylemler şunu bize çok net gösterdi: Türkiye’yi istikrarsızlığa sürükleyebilecek en önemli güç Kürt hareketi. Ne Gezi, ne 17 Aralık böyle bir destabilizasyon yaratmadı, ve orada hükümet geri adım attı. O geri adımın PKK tarafından atıldığı doğru değil, PKK durdurdu. PKK’nın daha fazla sürdürmesinin çok da bir anlamı yoktu. Zaten o durdurmanın ardından peşmergenin geçişi gibi durumlar oldu. Şimdi burada şu ortaya çıkıyor: Arap baharı döneminde İslamcılığın önü açılmış gibi göründü. Birçoğumuz buna inandık ben dahil. Öteden beri ben 1985’den beri İslamcılık çalışıyorum ve ilk okuduğum kitaplar Müslüman Kardeşler üzerinedir. Böyle büyük bir potansiyelin önünün sürekli tıkanıyor olması bir yerden sonra patlayacaktı. Çok geç bile kaldı yani Arap baharı özellikle Müslüman Kardeşler çizgisinin önünün açılması anlamında çok önemliydi. Ve Türkiye’de AKP iktidarının olması da çok iyi denk geldi. Orada AKP bir nevi mentorluk yapabilecekti. Orada çok partili hayat, demokrasi, çoğulculuk gibi şeyleri bilmeyen İslami hareketlere Türkiye deneyiminden hareketle bunu gösterebilecekti. Nitekim biz Cumhurbaşkanı Gül ile Tunus’a gittik mesela. Tunus’ta çok verimli görüşmeler oldu. Ama orada şöyle bir sorun var. Tunus’taki Nahda hareketiyle, Müslüman Kardeşler çok farklıdır. Türkiye’de ‘demokrasi beşeri bir ideolojidir’ dendiği zaman Gannuşi Londra’da sürgündeydi İslam ile demokrasinin arasında sorun olmadığını söyleyebilmiş bir adamdır. Ve siz bunu söylediğinizde diyorlarki “Ya adam Londra’da sürgünde olduğu için öyle demiştir” diyenler oluyordu. Hayır onu söyleme zorunluluğu yoktu. İlginçtir o dönem çok az Gannuşi basıldı Türkiye’de ve Seyyid Kutup’ların vesairelerin gölgesinde kaldı. Mevdudi’nin teodemokrasisinin de gölgesinde kaldı. Tunus’ta ne oldu? Gannuşi kendisi parti başkanı değilmiş gibi hareket etti ve solcular, liberallerle birlikte bir anayasa yapma girişimine başladılar. Ama Mısır deneyiminde tam tersi oldu. Mısır deneyiminde başta halk ayaklanmasında birinci derecede rol oynamayan İhvan daha sonra en örgütlü güç olduğu için geldi ve iktidarı paylaşmadı. Tayyip Erdoğan Mısır’a gittiğinde aksini telkin etti onlara, hatırlarsınız belki laiklik önerdi, hatta büyük olay oldu. Uymadılar, ama işler yürüyor gözüktü. Bizimkiler de aslında çok da şart değilmiş gibi yaptılar, ama orada büyük bir fiyasko yaşandı.

Libya zaten ayrı bir olay onu konuşmaya bile gerek yok. Bir diğer fiyasko ise Suriye’de yaşandı. Suriye’deki İslami hareketin, özellikle İhvan’ın gücü çok yanlış hesaplandı. Bir domino etkisi gibi Tunus, Mısır, Libya ve tabii ki Suriye’de olmalı diye düşünüldü ve buraya tam anlamıyla angaje olundu ama büyük bir hüsran yaşandı. Bu hüsranın ardından toparlanmak için geri adım atmak yerine bu cihadçı grupların önü açıldı. Eldeki yerli unsurlarla ÖSO vesaire bunlarla olmayacağı anlaşılınca Körfez sermayesinin yardımıyla önleri açıldı. Bu aşamadan sonra Nusra başta olmak üzere bu tür yapılar öne çıktı. Hatırlayacaksınız Suriye’de ilk halk ayaklanması başladığı zaman Esad bir halka seslenme konuşması yaptı. Türkiye dahil dünyada canlı yayınlandı. Hep birlikte Esad çoğulculuğa mı geçecek, parlemento mu vadedecek diye bekledik. Halbuki Esad bize ‘işte bunlar El Kaideci, bunlar fareler, teröristler’ gibi bir şey anlattı. Bütün Batı dünyası ‘yalancı, diktatör’ dedi ve hayal kırıklığına uğradı. Esad öyle bir konuşmayı bugün yapsa herkes inanır. Bütün o kelle kesmeler, toplu infazlar… Zaten o hareketlerin ilginç şekilde bu kadar önlerinin açılmasında Suriye rejiminin kesinlikle bir payı olduğunu düşünüyorum. Mesela şimdi geri dönüp okunduğunda Irak El Kaide’sinin oluşumunda Suriyenin epey bir göz yumması var. Normal şartlarda Irak’taki Maliki yönetimi İran’a yakın İran, Suriye’nin partneri ama buna rağmen istikrarlı bir Irak olsun istemediği için Suriye oradaki El Kaide’nin güçlenmesine büyük ölçüde göz yumdu. En azından şunu yaptı: Irak’a Batı’dan, Asya ve,Afrika’dan gelenler için güzergah Gaziantep, Kilis gibi yerlerden, Suriye ve Suriye’den sonra Irak’tı. Yani bu yol hep açık tutuldu. Geçişlere çok fazla müdahale etmedi Esad. Bugün de IŞİD vesaire gibi yapılara özellikle IŞİD’e çok fazla müdahale etmediği yönünde çok güçlü argümanlar var. Hatta El Kaide ile IŞİD’in arasındaki en büyük sorunlardan biri budur. IŞİD rejimle çok fazla savaşan bir örgüt olarak bilinmez Suriye’de. Ama ne zaman ki uluslararası koalisyon kovalamaya başladı IŞİD’i son dönemde bütün tezi çöktü El Kaide’nin. IŞİD için, ‘bunlar acaba işbirliği mi yapıyor?’ diye düşünüyorlardı. Şu anda bildiğim kadarıyla Suriye’de çok ciddi şekilde diğer İslamcı gruplardan El Kaide dahil IŞİD’e kayma var, Türkiye’de de öyle bir durum var. Türkiye’deki El Kaide yapılanması büyük ölçüde IŞİD’e dönüştü. Hem IŞİD’e dönüştü, hem de birçok insan gözünü orada açıyor, Türkiye’den çok insan gidiyor, verilen rakamlar çok az. Hepiniz bir şekilde zaten kalkan cenazelerden falan duyuyorsunuzdur. Türkiye’den özellikle Kürtlerden, çok insan gidiyor. Kimisi örgütlü gidiyor, kimisi kendi başına gidiyor. Önceleri daha çok Nusra başta olmak üzere diğer gruplarken, şimdi IŞİD’e gidiyorlar.


Şimdi tekrar Kürt meselesine gelecek olursak şu anda ilginç bir olay yaşanıyor. Musul’la beraber öne çıkan IŞİD olgusu beraberinde Kürtlerin başta söylediğim gibi çok ciddi şekilde önünü açtı. Özellikle Batı için Kürtler bölgedeki en önemli partner olarak yeniden kabul görmeye başladı ve PKK hareketi terörist imajından büyük ölçüde arındı. Bunda özellikle kadın savaşçıların rolü çok büyük, Batı medyasında, hangisini açarsanız açın heryerde onlar var. Yan yana fotoğraflar var, bir tarafta YPG’li kadın savaşçı, diğer tarafta IŞİD’li kelle kesen adam görünüyor. Fakat Türkiye’de Başbakan ve Cumhurbaşkanı ikisinin eşit olduğunu söylüyor ve dünyadaki hiçkimse buna inanmıyor. Bu farklılığı Türkiye’de takip ediyorsunuzdur. Hükümete yakın köşe yazalarları Kobani yazılarında bu olgudan nefretle bahsediyor. Bu Kürt hareketinin yarattığı bir olay değil, bu IŞİD’in yarattığı bir olay, genel olarak Türkiye’deki hükümetin ve genel olarak İslamcıların da göz yumduğu bir olay. IŞİD’in kendisine ‘İslam devleti’ demesinden Cumhurbaşkanı’da çok rahatsız, Fransa’da en son DAİŞ demeye başladı. Fakat sorun şu ki, IŞİD’in İslam devleti iddasından rahatsızsanız o iddiayı onun elinden almanız gerekiyor. O konuda hiçbirşey yapmayıp, hatta son Türkiye’deki Kobani olaylarında olduğu gibi bir de bundan bir istifade etmeye çalıştığınız zaman, sonra bu silah gelip sizi vurabiliyor. Şu anda bölgede Türkiye dahil, kısa vadede olmasa bile orta ve uzun vadede İslamcılık çok ciddi bir darbe yemiş durumda.

Bir dönem İslamcılık dendiği zaman akla Humeyni gelirdi, Humeyni hep pozitif bir figürdü. Ama daha sonra özellikle o toplu idamlar falan olduktan sonra insanlar Humeyni’den uzaklaşmaya başladılar. Ondan sonra belli bir aşamadan sonra El Kaide gelmeye başladı. El Kaide ilginç bir şekilde bir korku saldı ama IŞİD’in yaptığını yapmadı. Dikkat ederseniz Zevahiri falan da IŞİD’i eleştiriyor kınıyor. IŞİD başka bir şey yapıyor. El Kaide’nin yaptığı işte ikiz kulelere saldırmak, sivilleri öldürmek, İstanbul’da bankaya, sinagoglara konsolosluğa saldırmaktı. Kabul edilmesi mümkün olmayan şeyler ama bu vahşet değildi dehşetti, IŞİD’le beraber işin içine vahşet girdi. Bu vahşet IŞİD’in en büyük silahı. Kandil’e gittiğimde Erbil’de konuştuğum Kürtlerin hemen hemen hepsi kafa kesme görüntülerinden bahsediyordu. Herkes bundan haberdar ve herkes bundan korkuyor. Korkuyor ama aynı zamanda da tiksiniyor. El Kaide’ye kızılırdı, öfkelenilirdi ama hiç kimse El Kaide’den tiksinmezdi. IŞİD’le beraber işin rengi çok değişti ve bunun çok ciddi bir etkisi olacak.

Şu anda Türkiye’deki hatta dünyadaki, dünyanın dört bir tarafındaki ne kadar bu tür dehşet tarafından cezbedilecek insan varsa şu anda cezbeye kapılıyor. IŞİD’in şu anda yarattığı bir cazibe var, bizde yoksa bile birçok insanda var. Bunların önemli bir kesiminin de çok fazla İslam bilgisinin olması gerekmiyor. Mesela adam Fransa’da bir hafta evvel İslam’a giriyor bir hafta sonra elinde kaleşnikofla IŞİD savaşçısı olabiliyor. Bir diğer husus IŞİD’in El Kaide’den en önemli farkı, insanlara sadece savaşmayı, ölümü değil, bir de yaşam sunuyor. Çünkü mesela ailecek gidiliyor, Rakka’ya, Musul’a insanlar oraya yerleşiyor. Bekarlar gidiyor, orada evleniyor aile kuruyorlar. Afganistan’da da öyleydi bir zamanlar ama, orada çok az sayıda seçkin insanın, yönetici kadronun aileleri vardı. Onun dışındaki insanlar çok fazla yapmıyorlardı mesela Türkiye’deki Afganistana giden savaşçılar ya ailelerini Pakistan’a bırakıyorlardı ya da arada bir senelik izne çıkar gibi Türkiye’ye gelip ailelerini görüp geri gidiyorlardı. Burada tamamen yerleşiliyor, aynı zamanda bir yaşam sunuluyor. Mesela IŞİD’in propagandasına baktığınız zaman sadece intihar eylemleri, kafa kesmeler şu bu yok, aynı zamanda gündelik hayat da var. Omuzunda Kaleşnikof elinde çocuğuyla, çocuğunu, çocuk parkına götüren kadın görüntüleri de var. Ama burada çok önemli bir sorun var, bunun sunduğu yaşam tarzına karşılık çok ciddi bir alternatif var o da Kürtlerin sunduğu yaşam biçimi. Zaten IŞİD’in Kürtlere bu kadar saldırmasında etnik konu belirleyici değil. Yani IŞİD bir Arap örgütü de Kürtlere etnik temizlik uyguluyor gibi bir şey yok. Tam tersine IŞİD’in içerisinde çok ciddi sayıda Kürt var, hatta IŞİD bölgede özerk bir Kürdistan İslam devleti önermeye başladı. Suriye ve Irak Kürtlerinin hepsini kapsayacak bir yapı kurmaya çalışıyorlar. O anlamda baktığınız zaman Suriye’deki kantonlar Öcalan’ın o demokratik özerklik vesaire diye geliştirdiği kantonlar Öcalan’ın demokratik özerkliğinin ilk laboratuvarıdır. O yüzden burası PKK için çok önemli ve o yüzden Ankara’nın oraların düşmesini istemesinin ardında bu konu var. Orada kanton deneyiminin başarılı olması halinde ya da varlığını sürdürmesi halinde bile bu pekala başka yerlere taşınabilir. Bundan haliyle en çok etkilenecek olan ülke Türkiye’dir.

Öcalan’ın ilk Newroz mesajını hatırlayın, orada bir İslam vurgusu vardı ve özellikle sol kesimde bir şaşırma, garip bir yadırgama olmuştu. Hükümetin de çok hoşuna gitmişti. O zaman bu mektup, hükümetin tabanına şirin gözükmek olarak algılanmıştı. O günlerde daha İŞİD ortaya çıkmamıştı. Suriye’de iç savaş vardı ama daha çok Nusra’yı falan biliyorduk. Mektupta, Öcalan ne önermişti- Kürtler olarak Türklerle birlikte ve burada İslamı da içine katarak Ortadoğu’yu yeniden dizayn etmek. Şimdi baktığımız zaman, ortada bir İslam faktörü var, bölgede dengelerin alt üst olmasında İŞİD vs. gibi güçler üzerinden yürüyen bir İslam faktörü var, bir de Kürt faktörü var. Bir de oyunun tamamen dışında kalmış olan bir Ankara var. Öcalan’ın stratejik aklına denk bir akıl o dönemde reel bir ittifak önerisi atıp buna göre adımlar atılsaydı,
Türkiye’deki çözüm süreci bu kadar ağırdan alınmasa, sürekli seçime göre endeklenip her seçime 3 ay kala frene basılmasa, belki Türkiye şu anda İŞİD vs. gibi olaylara karşı Türküyle, Kürdüyle, dindarıyla, seküleriyle hep beraber bir rol oynayabilirdi. Şu anda çok net bir şekilde Ankara’nın süreç dışında kaldığını ama Kürtlerin- önce PKK, sonra Erbil olmak üzere büyük ölçüde aktör olduğunu görüyoruz. Bu tabii ki Türkiye’yi ve çözüm sürecini doğrudan etkiliyor.

Türkiye’deki çözüm sürecinin hep sıkıntıda olmasında, bir türlü yürümemesinde ortalama şöyle bir anlayış var. Ortada bir terazi varsa, kefeler eşit değil, o yüzden hep arıza çıkıyor. Ağır basan taraf ötekini domine ediyor. Ama ağır basan taraf sanıldığı gibi devlet değil, Kürt hareketi, sorun da buradan çıkıyor. Türkiye bu süreçte, Kürt hareketi kadar güçlü değil. Sürece baktığınızda bu kadar süre içersinde devletin Kürt hareketinden isteyebildiği tek şey çatışmasızlık, ama Kürt hareketinin aldığı bir yığın şey var. KCK operasyonu parantezini saymazsak ki o doğrudan Cemaat’in yarattığı bir olaydı, şu anda Kürt hareketinin bu kadar güçlü olduğunu hiç görmedim ki, 1985’ten beri gazeteci olarak takip ediyorum ve ilginç bir şekilde sürekli gücü artıyor. Niye artıyor? Mesela İŞİD sayesinde artıyor, Ankara’nın hataları sayesinde artıyor vs.

Türkiye’deki Hizbullah, Hüseyin Velioğlu’nun ölümüne kadar Kürt olduğunu bile söylemezdi. Yani hareketin yüzde 99’u Kürttü, ama kendini Türkiye hareketi olarak sunardı. Burada belirleyici olan unsur PKK hareketinin Türkiye’de Kürt kimliği inşasını büyük ölçüde gerçekleştirmiş olmasıdır. AKP’nin içerisinde ya da İslami hareketin içerisindekiler iyi bilir, zamanında Kürt olduğunu söylemek kolay iş değildi. Şimdi herkes ben de Kürdüm diye öne çıkabildği kadar çıkıyor, bunu büyük ölçüde bu hareket sağladı. Bu dengesizlik işi tıkıyor, çünkü normal şartlarda bu tür barış süreçlerinde, taraflar birbirlerinin defolarının üzerine gidip oradan kendilerine fayda sağlamak yerine, birbirlerinin zaaflarını örtmeye çalışması gerekiyor. Şu anda hükümet özellikle bunu yapıyor, karşı tarafın zaafını gördüğü zaman, Kobani’de olduğu gibi, onun burnunu sürtmesini istiyor. PKK’da bunu yapıyor, bu da var olan güvensizliği iyice artırıyor. Türkiye Kobani olayını, Kürtlerle olan güvensizliğini gidermenin bir fırsatı olarak görebilse, başından itibaren Kürtlerden yana net bir tavır alabilseydi, o insanlar Suruç’a gelmek zorunda kalmasaydı, bu acayip bir şekilde Ankara ile Kürtleri yakınlaştıracak, bölgede Türkiye’yi tüm Kürtler için bir cazibe merkezi haline getirecek, hem de çözüm sürecini ilerletecekti.

Açık söyleyeyim, Tayyip Erdoğan ve çevresinin bu tür heyecan verici adımlar atmamasında, tam tersi fırsatçılık yapmasında İslami geleneğin olumsuz anlamda etkisi olduğunu düşünüyorum. 80’li yılların ortasından itibaren İslami hareket içerisinde Kürt meselesi tartışılmak istendiği zaman klasik İslam kardeşliği denir, olay kapatılırdı. Soldaki gibi, bu meselenin devrimden sonda çözüleceğini söylemenin başka bir versiyonuydu. Şimdi ülkeyi dindarlar yönetiyor ama Kürtlere hâlâ bir takım haklar damlayla verilmek isteniyor. Ya da daha da önemlisi şu- Kürtlere birşey ‘veriliyor’, bahşediliyor. Özellikle Erdoğan’ın ağzında olan, (vermek, etmek) söyleminden sıyrılması lazım. Bu Türkiye’deki İslami hareketin sağcılığından, devletçi perspektifinden meydana geliyor. Bu çevrelerin o söylemden kurtulması lazım. Şu anda AKP’ye İslami hareketten olmayan çok insan katıldı. Ama bunların ciddi bir bölümü cibilliyetsiz insanlar, siz de bilirsiniz.. Bu günlerde, İslami hareketten gelip belli bir hakkaniyet sahibi, bu olayın yükünü taşımış bir sürü insanın etkisizleştiğini hatta tasfiye olduğunu görüyorsunuz.

Şu anda, eğer AKP kendini yeniden yapılandıramazsa ki Davutoğlu’nun gelmesi bu anlamda bir şans olarak görülebilir ve bütün bölgede olanlara ayak uyduramazsa, buradan çok büyük bir hüsran çıkar. Bu hüsranın ardından, çok sert bir şekilde IŞİD vari yapılar ortaya çıkar. Dindar insanlar bütün herşeye rağmen bu hükümete sahip çıkıyor. Dolayısıyla kamuoyu bu hükümeti din adına istikrarsızlaştırcak insanlara kesinlikle izin vermez. Ama AKP’nin iktidardan gitmesi durumunda kim gelirse gelsin, ortada yaşanacak olan hayal kırıklığından, çok ciddi bir şekilde, denetimi çok zor yapılar ortaya çıkabilir. Türkiye’nin önünde böyle çok ciddi meseleler var. Açıkcası bu gidişatla AKP’nin çok uzun ömürlü olduğunu düşünmüyorum, büyük ölçüde Erdoğan’ın becerileriyle yürüyen bir iktidar var. Gitmesi durumunda bütün bu IŞİD, El Kaide vs nin getirdiği enfeksiyonların ne gibi sonuçlara yol açabileceğini düşünmek dahi istemiyorum.

Yetmişli yıllarda biz bunu yaşadık, yani sırf bu Alevi-Sünni meselesi – ki Alevi-Sünni çatışması yoktu, Alevilere yönelik saldırılar vardı, O durumda bile Türkiye’de çok büyük bir iç savaş atmosferi doğmuştu. Şimdi Irak’ta yaşanan yeni Alevi düşmanlığı, Şii düşmanlığı kafa kesme vs. bunların Türkiyeye taşınması halinde, Türkiye çok berbat bir yer olur.”

Soru-Cevap Bölümü

Soru: Türkiye’nin Kobanide kaybettiği şansı hâlâ yakalama şansı var mı?

“Tabii ki var, bu çok kolay birşey aslında, şimdi Davutoğlu dün yanılmıyorsam Suruç’a, kamplara gitmiş. Mesela PYD konusunda, Salih Müslim olayı var biliyorsunuz. Şimdi bizim yerli versiyonumuz, ki bunu yazanların çoğu İslami hareketten falan gelmiyorlar, ilginç bir şekilde hükümet yanlısı Kürt sorunun çözümü üzerine yazanlar İslamcı falan değil, şöyle bir hava yaratıyorlar; ‘Türkiye Salih Müslim’i çağırdı, ama o ne yaptı, Amerika, İran şunun bunun etkisinde geldi, Türkiye’ye kafa tuttu gitti’ dediler. Bu yalan, çünkü Salih Müslim, Öcalan’ın çizdiği çerçeve içerisinde hareket eden bir adam. Türkiye onu Öcalan’ın kendisine çizdiği çerçevenin dışına belki çıkarabiliriz diye çağırdı. Ama o da tabii Öcalan’a bağlı, bu çizginin dışına çıktığı andan itibaren PYD’nin başında kalamaz, tasfiye olur. Normalde Suriye’deki bütün politika İmralı’da Öcalan tarafından belirleniyor ve İmralı ile de devlet düzenli görüşüyor. Ama devlet Öcalan’ı Suriye konusunda istediği yere bir türlü çekemedi. Şimdi Suriye’de Ankara ile PYD arasındaki sorunun özünde Öcalan var dediğiniz zaman çözüm süreci ile ilgili kurduğunuz bütün anlatı çöküyor. ‘Biz Öcalan ile çok güzel hallediyoruz herşeyi ama orada Kandil vs. var’ anlatısı çöküyor. Fakat bu durumu bize söylemiyorlar. Peki bize ne diyorlar? İşte, ‘Salih Müslim diye bir adam, üstelik de İTÜ mezunu falan geliyor, Türkiye’ye kafa tutuyor…’ Böyle birşey yok. Suriye meselesinde Öcalan’ı ikna edemiyoruz deseniz insanlar buna göre tartışacak, bunu söylemiyorsunuz. Bu da tıkanıklığa yol açıyor.
Türkiye’nin sorunu Kürt sorununun artık Kürdistan sorununa dönüştüğünü kabul etmek istememesidir. Artık sadece kendi ülkenizdeki o Kürt sorununu çözemezsiniz, hele muhatabınız PKK gibi İran’da, Suriye’de çok güçlü bir şekilde örgütlü bir hareketse, bunu yapamazsınız. Ne dedi Cumhurbaşkanı- ne alakası var çözüm süreci ile Kobani’nin? Alakası olmaz olur mu? Kobani’de ölen gençlerin cenazesi Türkiye’de kalkıyor, çünkü çoğu Türkiye’den gidiyor.
Senin Kürtlerinin önemli bir kesimi rüyasında Kobani’yi görüyorsa, senin de bunu kendi rüyanda görmesen bile en azından kabullenmen lazım. Türkiye bunu kabul etmek istemiyor, etmediği zaman da Kürtlerin kalbini kırıyor. Bir yerde söylemiştim: Suriye’de kalbini kırdığınız Kürdün kalbini Türkiye’de kazanamazsınız. Ya onu iki yerde birden kazanacaksınız ya da iki yerde birden savaşacaksınız. Yani Türkiye’de PKK ile masaya oturup Suriye’de PKK’nın küçük kolu ile karşı cephede olduğunuz zaman işler yürümüyor. O koordinasyonu Türkiye’nin kurabilmesi lazım. Türkiye’nin bir Kürdistan vizyonu olması lazım. O Kürdistan vizyonu içerisinde, Türkiye Kürtleri, Suriye Kürtleri, İran Kürtleri, perspektifinde bakması lazım ve eğer böyle bir vizyon gelişirse ki, Özal’dan beri bu iyi kötü var aslında, ister istemez, bu Kürdistan konseptinin merkezi Türkiye olacak. Çünkü Kürtlerin en kalabalık, en gelişmiş, en zengin kesimi Türkiye’de yaşıyor. Bu Türkiye için bir fırsat olabilir, ama Türkiye Kürtler arasında doğal olan bu yakınlaşmayı engelleyebileceğini sanıyor. Bunu yaptığı ölçüde de zaman kaybediyor.”

Soru: Merkez medyadaki tasfiyelerden sonra Nihal Bengisu bir yazı yazdı Habertürk’te,‘Uhuvvet’ İlginç bir yazı çünkü beklenmeyecek bir dürüstlük ile bu medyanın işlevinin Müslüman kesimdeki sınıf farkının ve sınıf bilincinin açığa çıkmasını engellemek olduğunu, bu iş adamlarının da bir takım hayırseverlik faaliyetlerinin ve sözde bir eylem birliği ile müslüman tabanda bir ülküdaşlık geliştirdiğini ve bunun da bir sınıf bilincini engellediğini falan söyledi. Ama bir yandan da bir takım tasfiyeler yaşanıyor ve mahalle kendi çocuklarını yiyor falan. Bu gelecek konjonktürde AKP içerisinde bir çatırdaşma ayrışmaya ve gerçekten sınıfsal bir çatlağın oluşma ihtimalini siz görüyor musunuz?
“Şöyle düşünün, aslında AKPnin tarihine baktığınız zaman, Milli Görüş’e baktığınız zaman, çok kişi tasfiye oldu, Abdüllatif Şener bunun ilk örneğidir, hatta Abdullah Gül’ün de bir anlamda etkisizleştirildiğini görürsünüz. AKP çoğulcu bir hareketti şimdi tekçi bir harekete dönüştü ve şimdi varlığını sürdürebilmesi içinde fazla sorgulamayan, biat eden insanlara ihtiyaç duyuyor. Bunların hepsi yakından tanıdığım insanlar olduğu için biliyorum, çok kötü sınavlar verdiler bütün bu süreçte, ama yine de şöyle birşey var: İslami hareketten gelen insanlar biraz daha insaflı ve vicdanlı oluyor. Ama sonradan bu trene binen insanlar çok acımasızlar. İsimlere gerek yok ama gözünüzün önüne hepsi geliyordur. Yani İslami hareketten gelen insan, Cemaat ile kavgada bile bir ayağını hafiften frene koyma ihtiyacı hissediyor. Sol kültürde de böyledir, solculuğu bıraksan da, bazı şeyleri istesen de yapamazsın o geçmiş, kültür yüzünden. Ya da açıkca, çok küstahça yapamazsın, böyle bir sorun var. Bu şeyler daha fazla öne çıkmaya başladı. Erdoğan’ın gittiği çizgi, özellikle 17 Aralık’tan sonra, nüans istemiyor. Özerkliğe pek izin vermiyor. Olay bu…
Mesela Nihat Ergün gitti. Nihat Ergün bence hükümetin en başarılı isimlerinen birisiydi. Sadullah Ergin yok. Bunların hepsi İslami hareketten gelmiş ve bulundukları yeri dolduran insanlardı. Ali Babacan ile dalga geçiyorlar. Ali Babacan dalga geçilecek bir adam değil, 12 yıl boyunca hükümet onun sayesinde ayakta kaldı. Üstelik Ali Babacan hakikaten İslami hareketten gelme bir isimdir.
Şu aşamada hâlâ tren gidiyor, fakat bu tren bir yerde durabilir. Durdurabilecek en önemli şey Kürt meselesidir, 6-7 Ekim’de bunu gördük. Onun için herşeyi bırakıp Kürt meselesine odaklanıyorlar, ama onda da hâlâ özellikle Erdoğan’ın ayakları geri geri gidiyor. Dikkat edin, bir tarafta birşeyler yapılırken o bir konuşma yapıyor, herşey dağılıyor. ‘Pazarlık yok’ diyor. Olmaz olur mu, var. Pazarlık var zaten, başka birşey yok. Olay İslamcılığı değil, İslam’ı da aşmış durumda. Bu iktidarın var kalma meselesine dönüştü. Özellikle Gezi bunu etkiledi Gezi’de gerçekten direkten döndüler. 17 Aralık’ta Erdoğan direkten döndü. Bu krizlerdeki başarılarını yabana atmamak lazım ama 6-7 Ekim’de dönmeyebilirdi. Çok feci şeyler olabilirdi, her açıdan.
Cemaat-hükümet kavgasının Türkiye’ye çok şey kaybettirdiğini düşünüyorum. ‘Birbirlerini yesinler’ mantığının çok yanlış olduğunu düşünüyorum. Çünkü onlar aslında Türkiye’den yiyorlar. Cemaat-hükümet kavgasının Türkiye’ye faturası çok ağır olmuştur.. Gezi’nin faturası ağır olmadı, Gezi’de devletin orantısız şiddetinin getirdiği, insanlara yaşattığı bir acı var.
Gezi Türkiye’nin artısıdır, Cemaat ile olan kavga ise eksisidir. Tamamen Türkiye’nin enerjisini aldı. Özellikle de dindarlardan aldı. Cumhuriyet tarihinin en önemli anlatısı nedir dindarlar açısından: ‘Dindarlar iyidir, seküler biri geldi, Atatürk vs geldi dindarları yasakladı.’ Ama bakarsanız bugün Gülen cemaatinin başına gelenler, Cumhuriyet tarhinde hiç bir cemaatin başına gelmemiştir. Zamanında Gülen cemaati hakkında yapılan asker yanlısı vs. yayınların bin katı yapıldı. 30 yıldır gazetecilik yapıyorum, irtica haberlerinin hiçbirisi bu süreçte çıkanlar gibi değildi. Yurtdışına gittiğinizde görüyorsunuz, Türkiye’nin imajı çok berbat. Birşeyler oldu, herkes bunun farkında. Bu aslında İslamcılığın demokrasi ile kuramadığı ilişki yüzünden. Erbakan zamanından beri böyleydi bu, sandıktan çıkıyorsun, bir fazla oy alan herşeyi empoze eder diyorsun, yani çoğunlukçu perspektifin ötesine geçemiyorsun. Halbuki AKP’nin kuruluşu böyle değildi. Çoğu çoğulcu bir perspektifi benimsemekteydi, AB perspektifi ile bu gerçekten temayüz ediyordu. Belki 2007’dir bunun kırılma noktası. 2007’de Abdullah Gül Cumhurbaşkanı oldu gitti ama baktığınızda AKP içindeki denge unsuru da gitmiş oldu. Buna benzer tasfiye daha çok olur, kimisi sessiz olur, kimisi gürültülü olur. 3 tane genel yayın yönetmeni kapıya konuldu. Bu vicdansızlıktır vs. dendi. Ama bir kere bile 2bu basın özgürlüğüne karşıdır’ denmedi. Bundan önceki bütün olaylar, işten çıkartmaların hepsi bu şekilde yapılıyordu. Ne Ethem Sancak, ne de başka bir patron Cumhurbaşkanı’ndan habersiz iş yapamıyor, kolay kolay. Ama ordaki olayda bir kendini kandırmaca, samimiyetsizlik var ve o samimiyet olmadığı için bu bir yüzleşme değil. Bu en fazla bir paylaşım savaşı oluyor.”
Soru- Ben biraz daha makro birşey sorayım bu Arap baharı ile başlayan Islamcılığın bu coğrafyada yükselişi sürecinin içerisinde Türkiye aslında Arap sokağında göz dikilen bir aktördü vs. şimdi Suriye, Mısırdaki tıkanma ile beraber, Libya ile beraber, şu anda anti Türkiye’ci bir dalga Arap sokağında yükseliyormuş gibi görünüyor. Bu durumu nasıl görüyorsunuz.
“Öncelikle Arap baharını hiç kimse beklemiyordu. Özellikle ABD’de falan hiç kimse ne IŞİD’i gördü, ne Arap baharını gördü. Ama hareketin belli bir yerinden sonar bütün güçler işin içerisine girmeye başlıyorlar. BOP diye uyduruk bir hikaye vardı. O yüzden yürümedi ama izi kaldı. Batı dünyası da belli bir aşamadan sonra İslam dünyasının artık demokratikleşse iyi olacağı, temel hak ve özgürlüklerle tanışılsa iyi olacağı ile ilgili bir fikir oluştu. Bu fikirle birlikte birleşince bir şeyler için dönüşüm başladı ama başarılı olamamanın sebebi İhvan hareketinin hazır olmamasındandır. Bölgede bağımsız Kürt devletini aslında hiç kimse istemiyor. Öteden beridir bölgede Arap olmayan ülkeler arasında bir ittifak kurup gücü dengelemek isterler. Eski zamanlarda Kürtler ortalarda çok görünmüyordu. Şu anda ise bölgede Arap olmayan ama temayüz eden güç Kürtler oldu. O yüzden de özellikle İslamcı anlatıda Kürt hareketleri İsrail ile irtibatlandırılır. İsrail’in Kürt hareketlerine ilgisi öteden beri vardır. Çünkü Araplarla problem var o yüzden Kürtlerin önünü açıyor. Şimdi diyorlar ki Kürtler niye ABD’den yardım alıyor? Burada şöyle bir soru sormak lazım bunu söyleyenlere ‘siz yardım ettiniz mi ki ABD’den yardım almasınlar?’ Sosyal medyada hatırlarsanız, ‘Air drop for Kobane’ diye bir kampanya başlamıştı, iki gün sürdü, ardından havadan ikmal oldu. Burada da görüldüğü gibi Kürtlerin uluslararası kamuoyunu etkileme gücü var, ama Türkiye’nin yok. Mısır’da İslamcıların olmadı. Darbeden sonra on gün Mısır’da kaldım, Rabia Meydanı’nda İhvan’dan başka kimse yoktu. Diğer İslamcı gruplar bile yoktu. Burada İslami hareketler bir ayarı tutturamadı. Mesela Tunus’ta yaptıklarının yarısını yapsalardı, büyük bir ihtimalle Suriye yıkılırdı.
Bölgede uzun bir süredir Şii hilali var ve bunu kırabilmek için Sünni bloklaşma var. Özellikle Körfez ülkeleri çok rahatsız çünkü kendi içlerinde de ciddi bir Şii nüfus var ve İran etkisinin yayılmasını kırmak istiyorlar. Körfez ülkeleri Arap baharını borsa deyimiyle satın aldı. İlginç bir şekilde de Sisi çıkınca da onu desteklediler. Mısır’daki o dönemki büyükelçiye Suudi’lerin niye Sisi’yi desteklediklerini sorduğumda, onlar Mübarek’i hep büyük abileri olarak görmüşlerdir dedi. Bir yandan İhvan’ı finanse ettiler, bir yandan da Mübarek’le ilişkilerini hep iyi tuttular. Arap dünyasının liderimsi ülkesi Mısır’dır. Başlangıçta destek verdikleri Mursi’nin cüretkar çıkışları Körfez tarafından tehdit olarak algılandı. Çünkü bu ülkelerde aynı zamanda İslamcı bir taban var. Mursi’ye Türkiye ile birlikte bunlar da destek verdi, ama Türkiye’ninki siyasi-vicdani bir destek olmasına karşın, onların ki daha stratejik destekti.
Şimdi de Suriye’de aynı durum yok mu, BAE filan işte kadın pilot IŞİD’e karşı savaşıyorlar. Türkiye ‘ben de destek veririm’ diyor ama ne verdiği belli değil, beraber IŞİD’i yarattılar, ama onlar anında sattılar. Burada şöyle bir husus var, Türkiye’de iyi kötü bir demokrasi var. Bu tür ülkeler Katar, Suudlar falan, İran da dahil olmak üzere, çok kolay tavır değiştirebiliyorlar. Bizim gibi ülkelerde ise etkileri pek yok gibi görünmesine rağmen işte partiler, sivil toplum, medya falan gibi güçler var. O anlamda Türkiye’nin böyle bir dinamizm imkanı yok. Mısır’da darbe olduktan sonra herkes Sisi ile fotoğraf çektirirken Tayyip Erdoğan ne dedi, ‘ben aynı masaya oturmam.’ Türkiye’nin Mısır ile ilişkilerinin bozulması dolayısı ile çok büyük kaybı var. Mısır’ın kaybını Körfez ülkeleri telafi etti. Aynı Katar’la, Türkiye Suriye’de, Nusra’yı destekliyorlardı. O yüzden Türkiye değişen koşullara bu ülkeler kadar, çok ayak uyduramıyor o yüzden de bu durumda kaybı çok daha fazla oluyor.”

Soru : Ak Parti sonrası bir selefi hareketin memleketimizde yaygınlaşacağı öngörüsünde bulundunuz. Bu kanaata nasıl vardınız, doğrusu ben merak ediyorum. Birazda yavaş yavaş haklı çıkmaya da başladınız, bu konudaki yaklaşımınızı ve öngörünüzü merak ediyorum. Birde Birikim röportajınızda bunu söylemiştiniz, buda bana çok ilginç geldi. Bizim gibi biraz daha sosyal adaletçi diyebileceğimiz İslamcılığın önünün açılması için soldan gelecek bir karşılığın hatta anahtar rolün o olduğunu söylüyorsunuz. Bu benim çok düşünmediğim bir mesele olduğu için çok ilginç geldi, biz daha çok camia içindeki meselelere odaklandığımız için bana çok gerçekçi gelmedi.
“Onu şöyle düşün, İslami hareketler içindeki solumsu yapıların en görünür olduğu yer Gezi, baktığında Gezi sol bir hareket değil ama solun da olduğu bir hareket, İslami hareketin dışında oluşan ama İslami hareketin gönüllülerini de kabul eden bir hareket. İtirazlara rağmen büyük ölçüde de kabul gören bir hareket, orada kandil kutlandı, Namaz kılındı. Bu hem Gezi’ye güç kattı, hem de İslami hareketten gelenlere kendilerini daha gösterme, güçlenme imkanı sağladı. Hatta orada bir miktarda kendilerine taraftar bulmuşlardır. Ne oldu, çok basit bir şekilde sol ve İslam’ı yan yana rahatlıkla telaffuz ediyorsun. Onun için bunun birlikte güçlenmesi lazım, bir ayağının sol, bir ayağının İslam olması lazım. Bence buradaki sorun soldan kaynaklanıyor. Türkiye solunun din konusundaki ön yargıları, katı tutumu, ateist halleri falan sonucunda bir önyargı oldu ve bir türlü sol İslam’la barışmadı. Halbuki 70’li yıllarda böyle değildi, hepimiz tarihsel materyalizm falan okuyorduk ama dindarlara çok önyargılı bakmazdık. Dindarlara gitmeme diye bir derdimiz yoktu. Dindarlara gitmeme, İslami hareketin yükselmesi ile birlikte 80 sonrasının laik refleksidir. Türkiye’de sosyalist sol dinle olan meselesini en azından nötralize ederse, kayıtsız bile kalsa olay doğal akışında akar. Sorun solun dindarlara karşı önyargısını sürdürüyor olmasıdır. Gezi’de bile bunlar devam ediyordu. Kendimden biliyorum: Sırf İslamcılık çalıştığım için duyduğum hakaretlerin haddi, hesabı yok. O zamanlar bana küfredenlerin bayağı bir kısmı şu anda AKP’ye yanaştı. Bu işin odağı var mı çok emin değilim. Kürt hareketinden buraya bir akış olabilir, Kürt hareketinde bu anlamda çok ciddi bir potansiyel var ama o tabii kendi ulusal mücadelesini sürdürüyor öncelikle, Kürt hareketi din düşmanı olmadı ama dine de çok yaslanmadı. Son dönemde mesela Demokratik İslam kongresi gibi şeyler yapmaya çalışıyor. Osman Baydemir, Leyla Zana gibi dini konulara hakim insanlar daha fazla dikkat çekiyor. Abdullah Gül Diyarbakır’a gittiğinde Cuma namazını Baydemir ile birlikte kıldılar.
Şimdi selefilik meselesine gelince, 11 Eylül’den önce El Kaide ile ilgili bir kitap hazırlıyordum. 11 Eylül olunca her yerde El Kaide kitabı çıkınca bitirmekten vazgeçtim. İnsanlar bana El Kaide’nin marjinal bir hareket olduğunu söylerdi. Şimdi şöyle bir soru soralım, marjinal ne demek? Toplumun kaçta kaçı, binde biri mi? Türkiye’nin binde birinin El Kaide’ye sempati duyması demek buranın yangın yerine dönmesi demektir. Çünkü Türkiye büyük bir ülke, ciddi bir nüfusu var. Türkiye’den uzun süredir küresel cihada insanlar gidiyor. Afganistan, Bosna, Çeçenistan, Keşmir, Filipinler… İnsanlar gidiyor, geliyor, ölüyor. Anlatılar vs, her şey herkesin hafızasında yaşıyor. Şu anda Irak’ta ve Suriye’de çok sayıda Türkiyeli savaşıyor. Açıkçası onların cihad olarak algıladığı şey kendi ülkende yapılması zor, yabancı ülkede kolay görünüyor. Türkiye’de böyle bir cihad hareketi gerçekleştirmen için, çok önemli argümanlarının olması lazım, Türkiye’de neye meydan okuyacaksın ki? Mesela Suriye’ de savaşan yabancıların çoğu Tunus’luymuş. Tunus’da Nahda hareketi var. Cihadçı hareket ters tepti orada, kendi ülkelerinde başarılı olamadılar ama Suriye’de olabildiler.
Şimdi bu insanlar Türkiye’ yi bir gün cihad alanı olarak algılarlarsa ne olacak, haliyle Türkiye karışır. Peki böyle bir şey nasıl olabilir? Türkiye’de 12 yıldır yaşanan AKP iktidarının demokratik yollardan çözülmesi sonucunda AKP’nin eski iktidarları tasfiye ettiği gibi yeni iktidara gelenler de AKP’yi tasfiye ederse yaşanacak olan kırılmalarla birlikte çok ciddi şeyler olabilir. Türkiye’de El Kaide’nin ilk ciddi eylemi 2003’ün 15-20 Kasımında oldu. Türkiye tezkereyi reddetmiş bir ülkeydi, ona rağmen İstanbul’da dört tane bomba patlatıldı, gerekçe ise Irak işgalidir. Dediler ki “Biz size değil, sinagoglara, İngiliz bankasına dönük eylem yaptık.” Böyle saçma bir şey olabilir mi, dünyada İngiliz bankası mı yok? İşin arka planına baktığınızda, soruşturma dosyalarına baktığınızda görüyorsunuz ki; O dönemde 11 Eylül’ün yarattığı atmosferle birlikte El Kaide sürgit bir eylem anlayışıyla bir şeyleri devam ettirmek zorunda kaldı. Üstelik o dönemde Afganistan’da Türkiye’den giden savaşçıların olduğu kamplar vardı. Orada bulunan bu kişiler biz de bir şey yapalım dediler. Hedef İncirlik Üssü falan gibi büyük hedeflerdi. O eylemleri gerçekleştiremediler. O zamanda bir yerde o zaman eylem yapmış olmak için 15-20 Kasım’daki eylemleri yaptılar.
Bu ülkede El Kaide sempatizanı insanlar var, El Kaide’nin dünya çapında bir kampanyası var, Türkiye’de bunun bir ayağı olabilir. Eğer Türkiye’de siyası konjonktürün cihad söylemini meşrulaştırabileceği bir zemin olursa, mesela Müslümanlara dönük gerçek bir mağduriyet durumu olursa bu küresel cihadçılar harekete geçebilir. Bu anlamda AKP’nin varlığı şu anda bir emniyet sübabı gibi, fakat iktidardan gittiği zaman Türkiye’de bir cihad ilanı olabilir. Ciddi eğitimli ve kendine güvenli önemli bir savaşçı grup var çünkü. Bu insanlar ya kendilerine yeni bir cihad alanı bulacaklar ya da bu tarz bir alternatif olacak. O yüzden bu tip cihad arayışına sahip insanlar rahatlıkla IŞİD’ e katılmaya gidiyorlar. Şu an kapıda bir takım engeller var ama onun dışında insanlar google’dan bile arayıp cihada katılmaya gidebiliyor. Şu anda Batı dünyası ‘savaş biter de bu kişiler geri dönerse ne olacak?’ diye soruyor. Bizim umurumuzda değil, biz bu soruyu hiç sormuyoruz. Üstelik Türkiye’den giden çok savaşçı var ve yürüyerek sınırı geçip Antep, Urfa’ya filan giriş yapabilecekler.”

Teşekkür ederiz.