Kitap Dergisi
Beş yılda ikinci seçim zaferine rağmen, medyası, üniversitesi, araştırma kuruluşları ve siyaset sınıfıyla Batı AKP’yi anlamak ve tanımlamakta hayli zorluk çekiyor. Bazıları Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarının hala İslamcı olduklarına ve takiyye yaptıklarına inanıyor; bazıları İslamcı olduklarını kabul etmekle birlikte mesela bir Hamas, Hizbullah veya Müslüman Kardeşler’den farklı olduklarını savunuyor; kimileri Avrupa’daki Hıristiyan demokratlardan hareketle “İslamcı demokrat”, “Müslüman demokrat” gibi tamlamaları kabul ediyor; içlerinden çok azıysa onların İslamcılıkla artık hiçbir ilgilerinin kalmadığını ileri sürüyor.
Bütün bu kafa karışıklığının ardında İslam diniyle demokrasi ilişkisi üzerine biteceğe benzemeyen bir tartışma var. İslam coğrafyasının büyük ölçüde sömürge olduğu 19. yüzyılın sonlarında soru Müslüman topluluklarının ne derece modernleşebilecekleriydi. Oryantalistlerin olumsuz cevapları, sömürgecilerin politikalarını meşrulaştırmaya yarıyordu.
2. Dünya Savaşı’nın ardından, İslam ülkelerinin teker teker bağımsızlığını kazanmasının ardından, “İslam dini demokrasiyle bağdaşır mı?” diye sorulur oldu. “Hayır” ya da “çok zor” cevapları, İslam dünyasındaki otoriter ve totaliter rejimlerin kabullenmesine kapı araladı.
1979’daki İran Devrimi ile, o zamana kadar küçümsenmiş olan İslamcı hareketlerin iktidar adayı oldukları kabullenildi ve 1991’de Cezayir’de İslami Selamet Cephesi’nin (FIS) seçim zaferinin ardından soru “İslamcılar demokrasi içinde erir mi?” olarak değiştirildi. Batı’nın oybirliğiyle Cezayir ordusunun yönetime el koymasına onay vermesi de cevabın “mümkün değil” olduğunu gösteriyor.
11 Eylül 2001 terör saldırılarının ardından Washington’un sineklerle mücadele yerine bataklığı da kurutma noktasına gelmesi bu tartışmanın akışını kökten değiştirdi. 11 Eylül kamikazelerinin orta sınıf Arap gençleri olması, terörü esas olarak yoksulluk, az gelişmişlik gibi ekonomik gerekçelere dayandıran teorileri geçersiz kılınca Bush yönetimi İslam dünyasındaki siyasi-kültürel yapıyı değiştirmeye soyundu. Bu amaçla geliştirilen Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) en temel ayağı bu ülkelerde sivil toplumların güçlendirilmesi ve sistemlerin demokratikleştirilmesi var.
Ancak BOP daha baştan çok sert bir kayaya tosladı: Bu ülkelerin çoğunda toplumsal ve siyasal alanda İslami hareketler çok ama çok güçlüydü, hatta rakipsiz oldukları bile söylenebilirdi. Halbuki BOP’u dayatan yeni muhafazakarlar (Neo-conlar), İslam ve İslamcılığın demokrasiyle bağdaşmasının zor, hatta imkansız olduğunu düşünen Bernard Lewis ekolünden geliyorlardı.
Bütün bu tartışmalar sırasında Türkiye, hem laik, hem demokratik bir sisteme sahip olması; AB’nin kapısına dayanması; İslamcı partileri de demokratik sisteme eklemleyebilmesi gibi özellikleri nedeniyle sık sık bir “model” gibi algılandı; bazıları tarafından pazarlanmak istendi.
AKP’nin kurulur kurulmaz tek başına iktidara gelmesi ve AB sğreci başta olmak üzere Batı ile ilişkileri tam hız sürdürmesi; IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlarla iş görmeyi sürdürmesi bu tartışmalara yepyeni bir boyut kazandırdı. Öyle ki Türkiye’de laikliğe duyarlı bazı çevreler AKP’nin, Washington tarafından, “ılımlı İslam” projesini hayata geçirmek için kotarılmış olduğuna inanır oldular.
Halbuki Hamas ve Hizbullah’ın seçim zaferlerine rağmen radikal pozisyonlarından taviz vermemeleri nedeniyle Washington’da ne zamandır bambaşka bir hava esiyor. Artık “İslam ülkelerinde demokratikleşmeyi teşvik edersek İslamcıların iktidara gelmesini sağlamaktan başka bir sonuç alamayız. Çünkü buralarda laik, Batılı tarz siyasetçiler ve aydınlar çok zayıf. İslamcılar da sandıktan çıktıktan sonra ilk fırsatta demokrasiyi rafa kaldırır, katı şeriat uygulamalarına giderler. Hatta petrol kaynakları El Kaide tarzı radikallerin eline geçebilir” türü kaygılar baskın çıkmış ve BOP da büyük ölçüde rafa kalkmış durumda.
AKP’yi hala ilgiyle izlemeye, hatta desteklemeye devam ettikleri bir gerçek ama bu partiye çok da fazla güvenmedikleri; laikliğinden hiç kuşku duymadıkları sahici alternatifler ortaya çıkması durumunda dümeni hemen onlara doğru kıracaklarını öngörebiliriz.
KAYNAKÇA:
İslam dinin demokrasiye izin vermediğini öne süren kitaplar:
Samuel B. Huntington: Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması, çev. Hande Şarman, Okuyanus Yayınları, 2004.
Bernard Lewis: Hata Nerdeydi? 300 Yıldır Sorulan Soru, çev: Harun Özgür Turgan/ Serpil Bilbaşar Oğlak Yayınları, 2004.
Bernard Lewis: İslam’ın Krizi, çev: Abdullah Yılmaz, Literatür Yayınları, 2003.
İslamcıların demokrasiye bakışı üzerine kitaplar:
Ahmet Küçükağa: Türkiye'de ve İslam Ülkelerinde Demokrasi Oyunları, Emre Yayınları, 1995.
Ali Bulaç: İslam ve Demokrasi, İz Yayıncılık, 1995.
İslam’ın demokrasiyle bağdaşabileceğini savunan bir kitap:
Ahmet Arslan: İslam, Demokrasi ve Türkiye, Vadi Yayınları, 1999.
İslami hareketlerin İslamcılıkla ilişkisini sorgulayan çalışmalar:
John Esposito, John Voll: İslamiyet ve Demokrasi, çev. Ahmet Fethi, Sarmal Yayınları, 1998.
Derleme: İslam ve Demokrasi, TÜSES Yayınları, 2002.
Türkiye’de İslamcılığın demokrasiyle ilişkisi üzerine kitaplar:
Ruşen Çakır: Ne Şeriat Ne Demokrasi: Refah Partisi’ni Anlamak, Metis Yayınları, 1994.
Elisabeth Özdalga: İslamcılığın Türkiye Seyri, çev: Gamze Türkoğlu, İletişim Yayınları, 2006.
Ali Yaşar sarıbay: Global Toplumda Din ve Türkiye, Everest Yayınları, 2004.
Menderes Çınar: Siyasal Bir Sorun Olarak İslamcılık, Dipnot Yayınları, 2005.
Şerif Mardin: Religion, Society, and Modernity in Turkey (Türkiye’de Din, Toplum ve Modernlik), Syracuse University Press, 2006.