23 Nisan arifesinde Silivri’de olmak

23.04.2026 medyascope.tv

23 Nisan 2026’da medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar. Öncelikle 23 Nisan'ı kutlamak istiyorum. Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Malum 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi açılıyor ve milli irade, ‘‘hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir’’ hükmü geçerli oluyor. O günden bugüne Türkiye kendi kendini yöneten bir ülke ve bunun da tecelli ettiği yer Türkiye Büyük Millet Meclisi. Ama en son başkanlık sistemi ile birlikte Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin durumunun herhalde bugüne kadarki en zayıf dönemini yaşadığını söyleyebiliriz. Neyse, ben dün Silivri'ye gittim. Silivri'de İstanbul Büyükşehir Belediyesi davası vardı, büyük salonda. Küçük salonda da Aziz İhsan Aktaş davası vardı. Ben büyük salona gittim ve tabii yine tutuksuz sanıklar bölümüne oturdum. Malum ben orada tutuksuz sanığım. İstesem gazeteci bölümüne de gidebilirdim ama tutuksuz sanık bölümünü tercih ediyorum. Hem orada ‘‘tamam beni yargılıyorsunuz ve ben buradayım’’ demek için gidiyorum hem de diğer tutuklu sanıklara daha yakın yani fiziki olarak daha yakın olduğu da bir gerçek.
23 Nisan'ın bir gün öncesinde Silivri'de olmak bana çok anlamlı geldi. Davanın kendisi zaten başlı başına milli iradeye karşı bir siyasi dava. Çok açık. Yani bakıyorum, son seçimde Ekrem İmamoğlu 4.433.000 oy almış. Oyların %51'ini almış. Rakibi Murat Kurum 3.431.000. Arada neredeyse 1 milyon oy farkı var; %39, oyların %39'u. Siz bu kişiyi birtakım iddialarla aldınız, 13 aydır tutuklu olarak yargılıyorsunuz. Sadece onu değil, onunla beraber başka il ve ilçe belediye başkanları ya o davanın içinde ya da ayrı ayrı davalarda yargılanıyor. İddialar, yolsuzluk, rüşvet, şu bu; bütün bunlar tabii ki gündeme gelebilir ama bu davaların 31 Mart 2024 yerel seçim mağlubiyetinin bir rövanşı olduğunu, iktidar tarafından bir rövanşı olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla bu süreç, 19 Mart süreci — 13 ay oldu — Türkiye'de aslında ulusal egemenliğe yönelik bir süreç. Ve bu anlamda da, onu birçok yayında söylemiştim 19 Mart boyunca; Türkiye'de sağın sloganı olarak bilinen, tabiri olarak bilinen ‘‘milli irade’’ tabiri bu süreçte Cumhuriyet Halk Partisi ve onu destekleyenler tarafından benimsenir oldu.
22 Nisan günü Silivri’de olmanın ayrı bir anlamı vardı benim için. O gün, yani dün aynı zamanda DEM Parti, Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye İşçi Partisi başta olmak üzere çok sayıda partinin temsilcileri ve bir grup gazeteci önce Edirne'ye gitmişler, sonra Silivri'ye geldiler. Orada açıklama yaptılar. Onlar da Selahattin Demirtaş'ın, Can Atalay'ın, Ekrem İmamoğlu'nun birçok kişinin serbest bırakılmasını ve Ekrem İmamoğlu'nun özellikle tutuksuz yargılanmasını talep ettiler. Çok haklı talepler ama tabii ki siyasi iktidar tarafından bugüne kadar bunun gereği yapılmadı. Çok basit bir şekilde ne deniyor? "Biz yargıya karışmıyoruz." Halbuki yargı eliyle Türkiye'de milli irade ve ulusal egemenlik bir anlamda vesayet altına alınmış durumda. Bu ‘‘vesayet’’ lafını AKP'liler çok sever biliyorsunuz; daha önceki dönemde ‘‘askeri vesayet’’ olarak kullandılar. Şimdi bir başka şeyi, yargı eliyle bir yargı vesayeti ya da yargı eliyle bir sivil vesayet yaşıyoruz. Bu anlamıyla bence çok önemli.
Orada bir kadınla sohbet etme imkânım oldu. Kendisi de tutuksuz yargılanıyor, kocası tutuklu yargılanıyor. Belediyeci vesaire değil; kendisi hiç değil, kendisi ev kadını ve şöyle dedi, çok çarpıcı: "Eşimi aldılar, Vatan Emniyet'e götürdüler. Ben o üç gün boyunca ne yapacağım diye düşündüm. 13 ay oldu." dedi ve ortada hiçbir şey yok. Yani böyle birtakım şirketler, şunlar bunlar vesaire ama neden yargılandığını bilmiyor insanlar. Zaten orada izlediğiniz zaman, savunmaları izlediğiniz zaman da bunlarla karşılaşıyorsunuz. Bir de sanıkları suçlayan kişilerin, özellikle etkin pişmanlıktan yararlanan kişilerin verdiği ifadelerin çoğu açığa düşüyor. Böyle bir olaydayız. Ve Türkiye, 23 Nisan 1920'nin 106. yılında milli irade anlamında çok acı bir yerde. Ve dün şunu gördüm; Ekrem İmamoğlu, her sefer zaten bütün mahkeme Ekrem İmamoğlu üzerine inşa edilmiş durumda. Ve bundan önce, yani mahkemeden bir gün önce yeni Adalet Bakanı, eski Başsavcı Akın Gürlek CNN Türk'e çıkmış, birçok konuda konuşmuş. Ve orada demiş ki: "İBB davası siyasi bir arenaya çevrilmemeli. Orada birtakım çok somut deliller var, HTS kayıtları var vesaire vesaire. Bunlara cevap vermeliler." demiş. HTS kaydı deyince alıyor beni bir gülme. Çünkü ben de HTS kaydı nedeniyle yargılanıyorum ve bu HTS kayıtlarına baktığınız zaman benim Ali Sami Yen Stadı'nda Galatasaray maçlarını izlediğim çok sayıda kayıt, an orada gösterilmiş. Yani maç izlemekten dolayı yargılanan birisiyim. Bir Adalet Bakanı'nın çoktan artık delil niteliği kazanmadığı kanıtlanmış olan HTS kayıtları üzerine konuşması çok manidar.
Neyse, o demiş ki "Bu siyasi arenaya dönüştürülmesin." Ama Ekrem İmamoğlu dün bunu yaptı. Ne yaptı? Ara verildiğinde çıkarken, tam benim önümde oluyor; birden başladı 23 Nisan vesilesiyle bir konuşma yapmaya. O konuşmayı yapmasının nedeni şuymuş: Koruması, tutuklu koruması Çağlar Türkmen'in oğlu Ediz'e yönelik bir konuşma. Mahkemeye gelmiş Ediz o gün, ben göremedim çünkü izleyiciler çok kalabalıktı. Ve orada çocuklarla ilgili şöyle şeyler söyledi mesela: "Bu memleketin çocuklarına çok güveniyorum, çok inanıyorum. Yürekleri başka ama çocukların feryadı var. Çocuklar üzgün. Çocuklar feryat ediyorlar çünkü canları yanıyor, eşit değiller." diye başlayan bir konuşma yaptı ve orada sürpriz bir şekilde Nâzım Hikmet'in daha 11 yaşında, 1913'te yazdığı ‘‘Feryad-ı Vatan’’ şiirini okudu. Ben şiir okumayı becerebilen birisi değilim; arkadaşım, tiyatrocu Murat Daltaban'dan rica ettim, bu kısa şiiri bizim için okudu. Bir dinleyelim:
"Sisli bir sabahtı henüz
Etrafı bürümüştü bir duman
Uzaktan geldi bir ses ah aman aman!
Sen bu feryad-ı vatanı dinle işit
Dinle de vicdanına öyle hükmet
Vatanın parçalanmış bağrı
Bekliyor senden ümit."
Evet, çok çarpıcı ve bunun ardından şöyle söyledi, tam da ‘‘Vatanın parçalanmış bağrı bekliyor senden ümit’’ laflarının ardından; ‘‘Evet, çocuklar bunu hissediyor, ben de çocukları hissediyorum.’’ diye devam etti ve orada şunu gördüm; dedi ki bir de burada: ‘‘Siyaset artık burada yapılıyor. Burası öylesine bir mahkeme değildir. Çocuklarımızın geleceği için mücadelenin mahkemesidir. Onun için burayı ve buradaki çocuklarımız için mücadeleyi takip edin. İşte Ediz onun için bugün burada.’’ Orayı bir siyasi alana çevirdi ve açık söyleyeyim Ekrem İmamoğlu'nu çok yerde konuşurken dinledim; orada yaptığı o konuşma, tam önümde yapılan o konuşma bana onun neden içeride olduğunu gösterdi. Çünkü orada bir iddialı siyasetçi var ve Erdoğan'a gerçekten rakip olabilecek bir siyasetçi var, 23 Nisan'ın bir gün öncesinde o konuşmayı yapan. Yani onu bir şekilde gizlice birileri çekmiş herhalde. Bilmiyorum bunlar yasak ama hemen önümüzde olan bir şey olduğu için biliyorum. Çok şaşırdım açıkçası. Nerede tekleyecek diye bekledim; teklemeden bayağı uzun bir konuşma yaptı. Metnini herhalde medyada bulursunuz, tam metnini. Orada dedim ki: ‘‘Evet, bu bir siyasetçi. Yargılandığı yeri siyasi bir alana çeviriyor ve bu yüzden cezalandırılıyor.’’ Ama o cezalandırılırken ona oy veren kişiler de cezalandırılmış oluyor. 23 Nisan'a böyle bir şekilde giriyoruz maalesef Türkiye'de. Umarım düzelir diyeceğim. Umalım, umarım ve umalım diyelim.
Bugünün ithafı... Çocuklar deyince benim çocukluğumun en gözde yazarı, o kadar çok okuduk ki, Kemalettin Tuğcu. Kemalettin Tuğcu'nun birçok kitabını okuduk, elden ele dolaştı vesaire. Baktım şimdi, 200'den fazla roman yazmış. Küçük yaşta ayağında bir engel olduğu için okula gidemiyor ama kendi kendini yetiştiriyor. Geç gidiyor okula daha doğrusu ve çok erken yaşta yazmaya başlıyor. Onun yazılarında genellikle melodram vardır; ağlatır insanı, ağlatırdı. Çocuklar vardır, acı çekerler. Mesela bir kitabı var ‘‘Üvey Anne’’, bir kitabı var ‘‘Üvey Baba’’; başlıklarından da zaten anlıyorsunuz ki çocuk bir şeyler yaşıyor. Bunlar mesela... Bunların hemen hemen hepsi çok sattı zamanında. Bizim zamanımızda çok sattı. Açıkçası bugün hâlâ okunuyor mu bilmiyorum. Çünkü şundan bilmiyorum; Kemalettin Tuğcu bir dönemi yakalamıştı. Benim mesela onu okuduğum yıllar, 70'li yılların başlarında Türkiye çok büyük bir dönüşüm yaşıyordu. Kentleşme çok vardı ve bir uyumsuzluk vardı, yoksulluk vardı. Parçalanan aileler, şunlar bunlar; böyle bir ortamda yazılmış kitaplar.
O günden bugüne Türkiye çok değişti. Daha iyiye mi gitti? O ayrı bir tartışma konusu. Açıkçası merak ediyorum; o gün bizleri yakalayan bu şeyler bugün hâlâ çocukları yakalıyor mu? Bu ‘‘Ayşecik’’ filmi meşhur, onun senaryosu da Kemalettin Tuğcu'dan. Bir de ‘‘Baba Evi’’ dizisi, o da onun eserlerinden. Başka eserlerinden de var. Çok kolay okunan, çok kolay okunup aktarılan, anlatılan kitaplar. Okuma sevgisi de aşılıyordu ama açıkçası insanın, yani o çocuk yaşta bizlerin birazcık içini burkuyordu. Gözümüz de biraz korkuyordu. Sonra biraz büyüyünce, daha farklı edebiyat okumaya başlayınca ‘‘Kemalettin Tuğcu kitapları gibi’’ lafı yer etmeye başladı ve küçümsemeye başladık açıkçası. Ama haksızlık etmişiz, haksızlık ettiğimizi düşünüyorum. Çünkü o bir dönemin bir kitlesine, özellikle çocuklara, ilkokula giden, ortaokula giden çocuklara dünyayı açtı. Böyle melodramlarla gidip sonra genellikle mutlu sonlarla olur; bir zamanların Türk filmleri gibiydi. Kemalettin Tuğcu 1996'da 94 yaşında hayatını kaybetmiş. Kendisini rahmetle ve saygıyla anıyorum. Bir kere daha 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nı kutluyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
26.04.2026 Demirtaş Öcalan’ın rakibi mi?
24.04.2026 Çözüm sürecini Erdoğan mı tıkıyor?
23.04.2026 23 Nisan arifesinde Silivri’de olmak
22.04.2026 Artık Avrupalı sayılmıyor muyuz?
21.04.2026 CHP “darbe mekaniği”ne karşı ne yapabilir?
21.04.2026 Öcalan: “Davul boynumda ve her gelen vuruyor“
20.04.2026 İsrail ve destekçileri Türkiye’yi hedef göstermeye devam ediyor
19.04.2026 Mansur Yavaş’ın “topluca bir karar almamız gerekiyor” çağrısının anlam ve önemi
18.04.2026 Gülistan, Rojin, Rabia, Nadira, Burak ve diğerleri
17.04.2026 Okul saldırıları: Tabii ki siyasi
26.04.2026 Demirtaş Öcalan’ın rakibi mi?
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı