Demokratikleşme İslam'ı öne çıkarır - Söyleşi İsmail Kara 14 Mayıs 1994

14.05.1994 Pazar Postası

“DEMOKRATİKLEŞME İSLÂMI ÖNE ÇIKARIR”
Pazar Postası, sayı: 21, 14 Mayıs 1994 

Yakın dönem Türk düşünce tarihi ve din-siyaset ilişkileri üzerinde araştırmalar yapan İsmail Kara (1955) İstanbul İmam-Hatip Lisesi, İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü ve İÜ Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nü bitirdi, Dergah Yayınları’nda yayın müdürlüğünü de yapan Kara, “İslâmcılara Göre Meşrutiyet İdaresi 1908-1914” başlıklı teziyle siyaset doktoru oldu. Birinci cildi 1986’da yayınlanan “Türkiye’de İslâmcılık düşüncesi, Metinler-Kişiler” adlı antolojinin ikinci cildini bir yıl sonra, üçüncü ve son cildini ise geçtiğimiz Mart ayında yayınladı. (Pınar Yayınları). Kara, Türkiye’de yakın geçmiş ve günümüz İslâm düşüncesinin kayda değer isimleri olarak toplam 702 sayfalık bu son ciltte üçü halen hayatta olan altı kişiyi aldı. İsmail Kara ile kitabı, Türkiye ve dünyada İslâmcılık düşüncesi ve doğal olarak Refah Partisi üzerine konuştuk:

- Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi adlı kitabınızın üçüncü cildinde Eşref Edip Fergan, Necip Fazıl Kısakürek, Nurettin Topçu, Sezai Karakoç, Hayrettin Karaman ve İsmet Özel’i ele almışsınız. Bu seçiminizden dolayı ne gibi tepkiler aldınız?

Kitap yakın zamanda çıktığı için çok yoğun tepki gelmiş değil. Fakat iki tür tepki ve tenkitten bahsedebiliriz. Bunlardan birincisi “Niçin tarikat ve cemaat temsilcileri yok?” Bu tenkidi ben de çok haklı buluyorum, fakat 1924 sonrası için bu kesimlerin bir antoloji çalışmasına kaynaklık edebilecek yazılı metinleri elimizde olmadığı için bunların girmemesi zaruretten kaynaklanıyor. Dillendirilmeye çalışılan ikinci tenkit ise niçin İsmet Özel ile bittiğidir. Bu, bence birincisi kadar haklı olan bir tenkit değil. Çünkü Özel’den sonra, onun getirdiği problemlerin üzerine bir şeyler koyan ya da onu başka yerlere çeken yeni yönelişler henüz ortaya çıkmamıştır. O yüzden, bu cildin çerçevesi, tabii problemler bir yana bırakılırsa bence çok iyi çizilmiştir. 

- Seçtiğiniz altı kişiden üçü yaşıyor: Karakoç, Karaman ve Özel. Özel’in daha çok eski marksist-şair yönüyle popüler olduğu söylenebilir, fakat son zamanlarda ortalığa fazla çıkmıyor. Karaman ve Karakoç ise çok dar kesimlerde tanınıyor. Halbuki son dönemlerde Türkiye’de İslâmcı düşünce yaygınlaştı, popülerleşti, bir ölçüde kamuya mal oldu, birçok isim ortaya çıktı. 

Şu anda meşhur olan isimlerin, benim antolojiye aldığım isimlerden farklı bir şey getirip getirmediklerine bakmak lazım.
Meselâ bugün Türkiye’de İslâmî çevrelerde bir resmi tarih tenkidi var. Bu, bugün adları çok meşhur olan insanların getirdiği bir şey değil, hatta üzerine bir şey koyarak sürdürmüyorlar bile, gevşetiyorlar. Bunların ürettikleri Kemalizm aleyhtarı söyleme baktığımız zaman kayda değer bir gelişmeden, farklı bir bakış açısından söz etmek mümkün değil. Onların söyledikleri bu ciltte var zaten. Bu isimler bunu çoğaltıp tüketiyorlar.

Ismail Kara

- Benim sormak istediğim, neden bazı meşhur isimleri kitabınıza almadığınız değil. Ancak biliyorsunuz ki İslâmcı düşünceyi ele alırken kamuoyu sizden başka, bildiği isimleri bekliyor.


Evet, ben de tam bu yanılgıyı ortadan kaldırmak istiyorum. Çünkü bu, biraz medyatik ve yanlışlıkları çoğaltmaya yönelik bir şeydir. Eğer ben bu yanlışlıklara pirim verseydim daha popüler bir kitap ortaya çıkmış olabilirdi, fakat bir ve ikinci ciltlerde de olduğu gibi hiçbir zaman bunu tercih etmedim. Aktüel dayatmaları tamamen dışlamıyorum, ama önemsenecek şeylerin onlar olmadığı kanaatindeyim.

- Söz aktüelden açılmışken son günlerde “şeriat geliyor” türü, kimilerinde bir beklenti, kimilerinde bir kaygı var. Bu noktaya nasıl gelindi?

Burada üç noktaya temas etmemiz gerekiyor. Bunlardan biri Türkiye’nin çok partili hayata geçmesiyle İslâm’ın kendisini tabii olarak tekrar hissettirmesidir. Bunda şaşılacak hiçbir şey yok.
Sistem 1970’lere kadar müslümanları dışta tuttu, hatta onları çok ciddi bir tehdit unsuru olarak göstererek varlığını sürdürdü. Fakat 1950’lerde ortaya çıkan İslâmî oluşumlar 70’lerde artık dışarıda tutularak idare edilemeyecek bir potansiyele ulaştılar. Burada bence siyasî sistem çok akıllı bir davranış göstererek bunları içeriye çekmeyi tercih etti. Bunun son büyük düzenlemesi 12 Eylül’le yapıldı. İslâmî hareketlerin 12 Eylül sonrasında sayısal olarak bu kadar büyük artış göstermesinde bu büyük düzenlemenin rolü olduğunu söyleyebiliriz. Sol ve Kemalist çevre, bunu 12 Eylül paşalarının İslâm’a göz kırpması olarak yorumluyorlar. Bence bu aksine sistemi tahkim etmek için yapılmış bir düzenlemedir ve bunun etkileri önümüzdeki yıllarda çok daha ciddi tartışmalara konu olacaktır. Üçüncü bir unsur olarak da demokratikleşme sürecinden bahsedebiliriz. Nerede olursa olsun demokratik hareketler, o toplumun, o toprağın sahip olduğu şeyleri öne çıkarır. Türkiye’de de bu İslâm’dan başka bir şey olamaz. Yani demokratikleşmenin önüne konulan engeller aynı zamanda İslâm’ın önüne konulan engellerdir. Bu açıdan Türkiye’de İslâm’ın yükseliş göstermesi Türkiye’nin demokratikleşmesiyle birebir ilişkilidir.

- Buradan şunu çıkartabilir miyiz? Önceleri sistem dışı tutulması sonucu ister istemez muhalif olan İslâmcı düşünce ile sistemin içine şu ya da bu şekilde çekilmiş, iktidardan bir ölçüde pay alan İslâmcı düşünce arasında bir nitelik farkı vardır.

Yalnız burada çok ciddi problemler var. Genel olarak İslâm kültürüne, özel olarak da Türkiye’deki İslâm kültürüne baktığımız zaman siyasî sisteme muhalif bir tablo ile karşılaşmıyoruz. Fakat bu, bizi, Türkiye’de İslâm bütünüyle siyasî sistemin yanında yürür noktasına da götürmez. Zaten Türkiye’deki kritik nokta burasıdır. 1924-50 arasına baktığımız zaman, sol ve Kemalist aydınların söylediklerinin aksine Türkiye’de din kaynaklı aktif bir muhalif hareket söz konusu değildir, Şeyh Said İsyanı hariç. O da ne kadar dinîdir, ne kadar başka sebeplerle olmuştur, ayrı mesele. Bugün var mı? Buraya da bir soru işareti koyabiliriz. İkinci aşamaya gelirsek: Türkiye’deki İslâmî hareketlerin siyasî bir yönelişleri olduğu kesindir. Aktif bir muhalefet hareketi yok ama, yine de bunların siyasî bir hedefi var. Bunun çok basit ifadelendiriliş tarzı şudur: “Devlet esas itibariyle bizimdir, fakat yabancıların elindedir.” Bu, 80’den sonra bazı İslâmcı çevrelerin yanına soru işareti koydukları bir cümle olmakla beraber hâlâ yaşayan ve halkta ciddi karşılıkları olan bir anlayış tarzıdır. Böyle olmakla beraber siyasî sistem İslâm’ı, Müslümanları kendisine destek için, açıklarını kapatmak için kullanır. Fakat Müslüman çevreler de siyasî sistemin bu mecburiyetini, bu zaafını kendileri açısından kullanırlar. Bu çift taraflı bir süreçtir ve bunun nasıl neticeleneceği hakkındaki öngörüler de her zaman tutmuyor.

- Tekrar kitabınıza dönersek, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, İsmet Özel, entelektüel camiada önce şair kimlikleriyle ortaya çıktılar. Ayrıca Nurettin Topçu’nun da şiirli bir dile sahip olduğu biliniyor. Aynı şekilde İslâm dünyasında da Muhammed İkbal şairdi, Seyyid Kutub ilk olarak şiir yazıyordu. Ali Şeriati’nin, hatta Ayetullah Humeyni’nin de şiirsel özelliklere sahip oldukları söylenebilir. Yine Türkiye’de daha önce Mehmet Akif gibi bir şair var. Herhalde şiirsellikle İslâm düşüncesinin bir akrabalığı var. Bunun yanında günümüzde İslâmcı olarak ortaya çıkan insanların çoğunda en son dikkat çeken özellik şiirsellik. Şiir kalbe hitap ediyorsa, günümüz İslâmcı söylemi beyne, yani akla sesleniyor. 

Şiirsellik dediğimiz şey, daha çok geleneksel düşünceyle ve yerli hissiyatla alakalıdır. Yani hayatın ve ilişkilerin tamamıyla maddi ve aklî boyuta indirgenemeyeceğiyle alakalı bir şeydir. İslâmcılık ise esas olarak akılcılığı ve bilimselliği öne çıkarttığı için burada şiirsellikte bir kaybın, gittikçe artan bir düşüşün olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Sizin saydığınız isimlerin, İslâmî kesimlerde şiirlerinden çok fikirleri etkili olmuştur. Örneğin Necip Fazıl’ın İslâmcılar tarafından en çok okunan şiiri “Sakarya Türküsü”dür. Yani onun gerçekten şairliğini değil de ideolojik tarafını öne çıkaran şiirleri okunur.

- Antolojinizin birinci cildinde uzun, bol sıfatlı bir İslâmcılık tarifi yapmıştınız. Fakat İslâmcılığın en önemli sıfatı, yanılmıyorsam, siyasî olmasıydı.
Son dönemlerde tüm İslâm dünyasında özellikle de Türkiye’deki İslâmcılıkta politikanın belirleyiciliğinin, onun mutlak egemenliğine dönüştüğünü görüyoruz. Ancak İslâmi kesimde tek bir politik yaklaşım yok ve herkes kendi yaklaşımının doğru olduğunu iddia ediyor. Aslında tüm politik hareketler için bu geçerli, ama İslâmcılar doğruluklarının referansı olarak İslâm’ı gösteriyorlar. Dolayısıyla “gerçek İslâm” çıkıyor. Genel olarak İslâm, özel olarak Türk-İslâm tarihinde de bu tür “gerçek İslâm” iddiaları olmuş mu, yoksa bu yaklaşım yeni bir şey mi?


Bugün anladığımız mânada “gerçek İslâm” tanımı tamamen politiktir, modernleşme süreciyle ve büyük ölçüde geleneğin insanlara yüklediği yükten kurtulmayla alakalıdır. Buradaki temel argüman şu: “Hz. Peygamber ve Dört Halife devrinden sonra ortaya çıkan kurumlar, düşünceler ve bakış açıları esas itibariyle Kur’an ve Sünnet’ten yer yer sapmalar gösteriyorlar. Zaten İslâm dünyasının Batı karşısında mağlup bir duruma düşmesinin sebebi de budur. Yoksa “gerçek İslâm” sözkonusu olsaydı öyle bir mağlubiyetle karşılaşmayacaktık.” Kaynaklara, Kur’an ve sünnete, Asr-ı Saadet’e dönüş diye adlandırılan bu çerçeveye baktığımız zaman çok masum ve sade bir anlayış gibi görünüyor. Fakat buradaki temel çıkış noktası, modernleşme sürecine giren İslâm dünyasının geleneksel yapı ve bakış açılarını muhafaza ederek modernleşmeyeceğinin kabul edilmesidir. Kur’an ve Sünnet’e döndüğünüz zaman bütün bu geleneği atlamış oluyorsunuz ve Kur’an ile Sünnet ana kaynaklar olduğu için burada çok farklı, yer yer birbiriyle, çelişen “gerçek İslâm” anlayışları çıkarabilirsiniz; hatta bunları modernleşmenin önünde bir engel değil de modernleşmeye paralel giden, ona elverişli bir konuma da getirebilirsiniz. Nitekim İslâmcı hareketlerde de bu getirilmiştir. Meselâ İslâmî siyaset üslübunun demokratik olduğu savunulmuştur. Yine İslâm’ın aslında akılcı, bilime açık bir din olduğu, fakat tasavvuf düşüncesinin bu tarafını örttüğü öne sürülmektedir. İşin dikkatle bakılması gereken bir başka tarafı var: Kur’an ve Sünnet’e, “gerçek İslâm”a dönüş noktasından hareket eden insanların ne kadar Kur’an ve Sünnet’e döndükleri de tartışmalıdır.

- Bu noktada “tekfir” (dışlama) konusuna gelebiliriz. Mısır’da Müslüman Kardeşler hareketinin radikalleşmesiyle birlikte “tekfir” söylemi ortaya çıkıyor. Zaten “gerçek İslâm” iddiası bu söylemi kaçınılmaz kılıyor. Yer yer hıristiyani bir şekilde aforoza kadar varan bir tekfir tutumu ne derece İslâmi?

“Tekfir” anlayışının, örneğin Osmanlı toplumunda bugünkü mânada çok geniş bir yer tuttuğunu kesinlikle söyleyemeyiz. Hatta bugün tarikatlar, cemaatler ve halk katmanlarında tekfir kavramı hâlâ önemli bir yere sahip değildir. Müslüman-kafir ayrımı vardır, fakat bugün karşımıza çıktığı mânada tekfir kavramı Türk-İslâm tarihinde tam bir karşılığa sahip değildir. Bu, tercüme faaliyetleriyle birlikte Türkiye’ye giren ve yerleşen bir anlayıştır. Ama burada çok önemli bir gelişmenin altını çizmek lazım. Tekfir konusuna ağırlık veren, ona bel bağlayan insanların çizgisini takip ettiğiniz zaman, ister yaş olarak, ister bilgilenme düzeyinin yükselmesi olarak alın, tekfir kavramının gerilere doğru gittiğini rahatlıkla görmek mümkün.

- Politik İslâmcılığın “iyi Müslüman-kötü Müslüman” ayırımını “gerçek Müslüman-sahte Müslüman” ayırımına taşıdığını görüyoruz. Sizin söylediklerinizden, dindar halk kesimlerinin bu taşımaya itibar etmediği, etmeyeceği çıkıyor. Ben de Türkiye’de radikal İslâmcılığın iflas ettiğini söylerken büyük ölçüde radikal İslâm yorumlarının benimsenmemesini veri alıyorum.

Bence çok daha hayatî belirleyiciler var. Bunlardan biri İslâm’da din ve siyaset ayrımının olmamasıyla alâkalı. Bence bu ayrım, esas itibariyle yahudilik ve hıristiyanlıkta da yoktur, yahudilik hâlâ bu durumunu korumaktadır ama hıristiyanlıkta bazı farklı yorumlar ortaya çıkmıştır, fakat bu dinin kendisinden gelmemektedir. Türkiye’de cumhuriyet döneminde o kadar uzun müddet laiklik tatbikatı olmasına rağmen vatandaşın kafasında din ve devlet ayrımı yoktur. Laik ve Kemalist çevrelerde de farklı bir biçimde din ve devlet ayrımı yoktur. Farklı bakış açılarıyla da olsa aynı noktada birleşiyorlar. İkisi de farklı şekillerde Diyanet İşleri Başkanlığı’nı savunuyor. Cumhuriyet tarihinde aktif dinsel muhalefet olmadığı gibi, hocaların büyük bir kısmı örtük olarak CHP’lidir. Menderes’in devleti gevşeten tarafına pek pirim vermemişlerdir. Büyük ölçüde devletçidirler. Sahihliği tartışmalı şöyle bir hadis rivayet edilir. “Nasılsanız öyle idare edilirsiniz.” Bu, bugün İslâmcıların kaybettiği bir şeydir. İnsanlar şöyle düşünüyorlar: “Eğer biz gerçekten Müslüman, dindar bir konuma yükselirsek ister istemez siyasî sistem de bize uygun bir hal alacaktır.” Bugünkü radikal İslâm’da tamamen unutulmuş ve bir kenara itilmiştir bu yaklaşım, fakat halkta, tarikatlarda, cemaatlerde çok ciddi karşılığı vardır. Aktif siyasî muhalefet ihtimalini zayıflatan öğelerden biri de tarihin derinliklerinden gelen bu anlayıştır. Bir başka husus da şudur: Türkiye’deki Müslüman çevreler çok yakın zamanlara kadar devleti hiçbir zaman soyut bir mekanizma olarak düşünmemişlerdir. Devletin kötülüğü kendinden değil, organizasyondan ve orada bulunan insanların kötü oluşuna bağlanmıştır.

- Yani yöneticiler iyi olursa devlet de iyi olur. Örneğin cuma namazı kılan bir cumhurbaşkanı devletin iyileşmekte olduğunun bir..

İşareti olarak kabul edilmiştir. Zaten o cumhurbaşkanı da onun için oraya çıkarılmıştır, bir başka açıdan bakarsak. Müslümanların kendilerine açılan kapılara büyük bir şekilde ilgi göstermeleri veya siyasî sistem tarafından kendilerine kapıların açılması için gayret göstermelerinin altında işleyen mantık da budur.

- Kitabınızda doğrudan Refahlı olan kimse yok. RP geleneğini İslâmcı düşünce içerisinde nereye oturtuyorsunuz? Halihazırda Türkiye’deki İslâmi hareketliliğin merkez odağı olarak gözüküyor RP. 

Siyasî olarak öyle gözüküyor. Ben RP’yi iki şekilde değerlendiriyorum: Birincisi, RP, Türkiye’deki İslâmcı hareketlerin biraz meşruluk kazanmasına, kendilerini ifade etmelerine katkıda bulunmuştur; bunu kabul etmek lazım. Fakat Refah hareketi İslâmcılık düşüncesine bir katkı, bir boyut, bir genişlik getirdi mi? Bunun cevabı bence hayırdır. Hatta bana göre, biraz önce çizdiğim çizginin tabii bir uzantısı olarak, RP, Türkiye’de oluşmaya yüz tutan, giderek tabii kanallarını bulabilecek olan İslâmî düşünce birikimlerini bir ölçüde boşaltmış, gevşetmiş veya sisteme taşıyarak zayıflatmıştır. Benim görebildiğim kadarıyla Milli Nizam Partisi’nden bu yana RP fikri bir cehd içerisinde olmamıştır.

- Bilerek mi?  

Bilerek. Bu Türkiye’deki bütün siyasî hareketler için geçerlidir. Çünkü Türkiye’de siyasî hareketlerin yaslanabileceği bir halk katmanı yoktur. Daha doğrusu bunların başına bir problem geldiği zaman kendilerine sahip çıkacak bir halk katmanı yoktur. Bu nedenle siyasî parti ve hareketler görüşlerini söyledikleri zaman, bir görüş geliştirmeye kalktıkları zaman daha işin başında kendilerini bir başarısızlığa mahkûm etmişler demektir. RP’nin durumu biraz daha farklı. Zaten kendisine zar zor yol açılan bir hareket olduğu için fikri olarak hiçbir zaman Türk siyasî kültürünün bir parmak yukarısında siyasî bir performans gösterme gayreti olmamıştır.

- Programsızlık RP’nin programıdır denebilir mi?

Bütün siyasî partilerde olduğu gibi.

- Adil Düzen nedir peki?

Ben Adil Düzen’in de İslâmî, hatta milli bir düzen olduğu kanaatinde kesinlikle değilim. Hatta RP çerçevesinde düşünürseniz Adil Düzen ileriye doğru değil, geriye doğru bir gidiştir. Nitekim Erbakan’ın 1990 sonrası tutturduğu söyleme bakılırsa bunun ögeleri açıkça görülür. Meselâ eskiden 70 yılın kötülüğünden bahsediyordu, şimdi Atatürk dönemini çıkarttı ve bu 50 yıla indi. Niçin indi? Kimse bunu sorgulamıyor. Bir zamanlar Erbakan’ın en önemli özelliği Anıt-kabir’e gitmeyişiydi, bugün ilk önce gidenlerden biri. Adil Düzen’in teorisyenleri kendilerini “mega laik” olarak adlandırıyorlar vs. Böyle bir bakışla oluşturulan düzenin ne olacağı aslında baştan bellidir. Bunları bir tarafa koysak, -ki bunları bir tarafa koyarak Adil Düzen’i anlamak mümkün değil-, tahlilci bir yaklaşımla Adil Düzen programına baksak bile, şahsen ben kayda değer neticelerin değil, arayışların bile olduğunu sanmıyorum.

- Olivier Roy’nın söylediği gibi, politik İslâmi hareketler son tahlilde dindarları laikleştirici hareketlerdir diyebilir miyiz?

Bunu anlamakta zorluk çektiğimi söyleyebilirim. Bu tamamen İslâm ve geleneksel kültürle alakalı bir şeydir. Yani siyasallaşma ne kadar dünyevileşmeye hizmet eder, ne kadar dinileşmeye doğru gitmeyi teşvik eder? İslâm kültürü bakımından bu o kadar kolay ayrılabilecek ve hükmü verilebilecek bir şey değildir.

- Ama düne kadar ibadetiyle politikadan uzak dinsel bir yaşam süren biri RP’ye girerek olaylara dünyevi perspektiflerden, meselâ Adil Düzen çerçevesinden bakabiliyor...

Acaba öyle mi? Yoksa Adil Düzen bir slogan olarak mı kalıyor? Meselâ Diyanet tamamen laik bir kurum, hatta devletin dinî hayatı, dinî düşünceyi yönlendirmek için kurduğu ve şimdi de o şekilde yürüttüğü bir kurumdur. Diyanet’in bir yönüyle İslâm’ın laik versiyonlarının ortaya çıkmasına katkıda bulunduğunu kabul etsek bile, bu işin bir tarafıdır. Öbür taraftan Diyanet’in -İmam Hatip okulları da aynı şekildedir dinî düşünceyi tahkim eden bir yönü vardır. Yani Türkiye’de Diyanet imamları bir türlü, cemaatlerin işleri başka türlüdür diye bir ayrım yapamazsınız. Bunu ayırmak o kadar kolay bir şey değil. Bu büyük ölçüde İslâmiyetten kaynaklanan bir şey.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
13.06.2019 Erdoğan neden artık kriz çözemiyor?
12.06.2019 Ekrem İmamoğlu değişti mi?
12.06.2019 Transatlantik: S-400/F-35 Krizi, Doğu Akdeniz’de doğalgaz krizi, ticaret savaşları & ABD siyasetinde TV düelloları
11.06.2019 Bahçeli’nin rahatsızlığının nedenleri
10.06.2019 Erdoğan İstanbul’da neden meydanlarda değil?
08.06.2019 Yıldırım-İmamoğlu tartışmasını kim yönetsin?
07.06.2019 Binali Yıldırım’ın 180 derece değişen stratejisi işe yarayacak mı?
06.06.2019 AKP’lilerin İmamoğlu’na yönelik Pontus kampanyasının anlamı ve anlamsızlığı
03.06.2019 Davutoğlu partisini sonunda kuruyor mu?
31.05.2019 Metin Feyzioğlu’nun gösterdiği: Kutuplaşma yalanı
13.06.2019 Erdoğan neden artık kriz çözemiyor?
23.06.2018 Turkey's Troubles Continue as Elections Loom
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı