Prof. Betül Çelik ile söyleşi: Dünya örneklerinden hareketle komisyon raporunun artıları ve eksileri

23.02.2026 medyascope.tv

23 Şubat 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Meclis komisyonu nihayet ortak raporunu çıkardı. Bakalım ne olacak. Ama tabii ortada çok ciddi bir tartışma var. Rapor beklentileri karşıladı mı? Nasıl hayata geçirilecek? Eksikleri neler, hangi zeminde yükseliyor? İşte tüm bunları Türkiye'nin önde gelen çatışma çözümü uzmanlarından Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Profesör Betül Çelik'le konuşacağız. Betül, merhaba.
Betül Çelik: Merhaba.

Ruşen Çakır: Sen de sunum yaptın komisyona ve sonra siz bir grup akademisyen, bütün yapılan sunumlardan hareketle kapsamlı bir rapor hazırladınız; komisyonda konuşulanlar, dile getirilenler diye. Şimdi sizin hazırladığınız rapor ortada. Bir de ortaya çıkan bir ortak rapor var. Olabildiğince objektif davranmanı rica ederek iki raporu kıyasladığında neler var neler yok? Yani ana doğrultuyu, sonra detaylara geçelim.
Betül Çelik: Teşekkürler. Şimdi aslında ilk başta şununla başlayayım; bu raporu, komisyonun raporunu nasıl değerlendirmek gerekir diye. Ben bunu iki şekilde değerlendiriyorum: Birincisi siyasi niyet, ikincisi çatışma çözümü tasarımı. Şimdi herhangi bir süreçte tasarım en önemli konu. Biz mecliste yaptığımız sunumda da bunu anlatmıştık: Tasarım nedir? Niçin önemli? Bence önceki sürecin başarısızlığı da süreç tasarımının olmamasından kaynaklıydı büyük ölçüde. Peki süreç tasarımından kastım ne benim? Çatışmanın kök nedenlerini iyi tespit etmek, çözümü bu nedenler üzerinden kurgulamak, potansiyel sorunları önceden tespit etmek ve olası gerilemelerde nelerin devreye sokulması gerektiğini iyi düşünmek; kaynakları, kısıtlamaları iyi analiz etmek ve bunların hepsi de sürece başlamadan düşünülmesi gereken şeyler. Bir tür yol haritası gibi düşünün. Biz aslında komisyon raporunun da böyle bir harita olacağını düşünmüştük ama komisyon raporuna baktığımızda bir tasarımdan daha çok ben bunun bir siyasi çerçeve sunduğunu görüyorum. Yani teknik bir metinden daha çok siyasi bir niyet metni gibi ve konu hakkında da çok genel ve muğlak bir çerçeve sunuyor. Ben şahsen bunun bilinçli bir tercih olduğunu düşünüyorum. Daha çok yola çıktıktan sonra yol alırken karar verilecek gibi bazı şeyler duruyor ve bu kararlar da büyük ihtimalle ulusal ve uluslararası konjonktüre göre şekillenecek. Benim tahminim bu, baktığımda bu kadar genel tutulmasına. Şimdi bizim yaptığımız içerik analizi çalışması; bütün komisyonda konuşulan insanların hangi konularda ne tür yorumlar yaptığı, sorunu nasıl çerçevelediği, ne tür çözüm önerileri ürettiği üzerineydi ve komisyon tartışmalarından hareketle sürecin teknik ihtiyaçlarını ortaya koyuyordu. O yüzden değerlendirmemi hep senin sorularına yanıt ararken "Rapor ne söylüyor ve süreç literatüre göre başka neye ihtiyaç var?" şeklinde cevaplayacağım. İlk önce istersen genel olarak raporda neler vardı ona bakalım. Yani silah bırakma önceliklendirilmiş durumda. Geri dönenler için hukuki düzenleme gereği ve toplumsal entegrasyon ihtiyacı belirtilmiş. Demokratikleşme vurgusu var. Yerel yönetimler ve haklar başlıkları var ama çok genel ve muğlak bırakılmış bunlar. En önemli şey ise bütün metinde ağırlıklı olarak toplumsal birlik ve kardeşlik söylemi var. Peki neler yok? Bir kere çatışmanın açık siyasal tanımı yok. Kürt meselesinin statü boyutu yok. Örgütün lider ve üst kademelerine uygulanacak hukuki model yok. Geri dönenlerin topluma entegrasyonuna dair teknik tasarım yok. Süreci takip edecek izleme mekanizmasının yapısı ve toplumsal onarım araçları yok. Şimdi çatışma çözümünde sorunu nasıl tanımlarsanız çözüm tasarımını da ona göre yaparsınız. Şimdi metinde aralarda sorunun haklar, demokratikleşme ve kalkınma boyutları da var. Ama kök neden dediğimiz şeye baktığımızda bütün metin terör olarak tanımlamış durumda konuyu. Oysa komisyonda çok farklı kesimlerden insanlar dinlenmişti ve bu kesimlerin sorunu tanımlamaları çok farklıydı. Bu farklılığı ana çerçevede değil, aralara sıkıştırılmış paragraflarda görüyoruz. Yani gene bazı yerlerde bu farklılıklara yer verilmiş ama ben okuduğunda böyle sanki metin arasına sıkıştırılmış gibi gördüm. Çatışmanın sadece güvenlik sorunu olmadığı söyleniyordu biz içerik analizine baktığımızda, geniş bir mutabakat olması gerektiği söyleniyordu. Demokrasi açığı vurgusu vardı; eşit yurttaşlık, haklar, reform ihtiyacı vardı. Pozitif barış yaklaşımının esas alınmasına dair vurgular vardı. Oysa komisyon raporunda sorun güvenlik odaklı yani sadece bir kesimin sunduğu bir yerden yazılmış. Silah bırakma önceliklendirilmiş ve entegrasyonun sonrasında gelecek şekilde söylenmiş. Yani siyasal kök neden analizi çok sınırlı bir şekilde var.

Ruşen Çakır: Şimdi burada tabii şöyle bir husus var. Oylamada İşçi Partisi milletvekili, EMEP milletvekili "hayır" verdi. Türkan Elçi çekimser verdi. Onun dışında herkes "evet" verdi. Yani iki hayır, bir çekimser ve yanılmıyorsam kırk yedi "evet" oyu var. Ama "evet" oyu verenler gerek komisyon toplantısı sırasında oylamadan önce gerek sonrasında raporla ilgili bayağı eleştiriler dile getirdiler. Özellikle DEM Parti ve PKK'nın yerine mesela KCK diye bir yapı var, onun yaptığı şey de çok sert. Yani "Burada Kürt sorunu yok, şu yok, bu yok" diyor. Yani herkesin kerhen "evet" dediği ama bir de mutabakat var. İYİ Parti'yi tabii ki vurgulamak lazım, komisyona katılmadı. Ama onun dışında da bir mutabakat var. Bu normal bir şey mi? Yani böyle herkes "Bu raporun şusu eksik, busu eksik" diyor ama rapora da "evet" verdiler. Yani burada ilginç bir durum var sanki.
Betül Çelik: Evet. Aynı şeyi ben raporu okurken de hissettim. Şöyle bir şeydi: İlk önce terör diye başlıyor bütün metin. Sonra arada bir yerde kimlik hakları geliyor. Arada bir yerde demokratikleşme sorunu geliyor. Arada bir yerde bunun bütüncül yaklaşılması gerektiği, bizim anlattığımız şeyler geliyor. Dolayısıyla biraz karmaşık da bir metin olmuş. Asıl dediğim gibi çerçeve terör üzerinden çizilmiş ama belli ki rapor yazılırken müzakereler içerisinde bunların da konulması gerektiği belirtilmiş; aralara serpiştirilmiş. Ama soruna dönersek, bunu bence siyasi partiler, gene tamamen bir öngörü olarak, hipotez olarak söylüyorum: Süreç devam etsin, yola çıkılsın; bu şeyler yapılırken o zaman düşünürüz. Bu bir niyet metni ya da Numan Kurtulmuş'un söylediği gibi, bundan sonra yapılacak adımların siyasi çerçevesi olarak okudukları için herhalde diye düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Peki şimdi raporun birçok yerinde, galiba Numan Kurtulmuş'un konuşmasında daha çok bir "Türkiye modeli" diye bir laf var. Böyle de bir yerli ve milli çözüm sürecimiz var. Sen şimdi dünyadaki örnekleri de biliyorsun. Senle daha önce de yaptığımız yayınlarda, iki tane yayın yaptık biliyorsun, orada da bu Türkiye'de yapılanların dünyaya benzeyip benzemediği falan gibi bunları konuştuk. Tabii benzemeyen yönleri vardı ama böyle bir "Türkiye modeli" lafını şimdiden hak edecek bir süreç görüyor musun hakikaten? Yani başkalarına örnek olacak bir şey mi bu?
Betül Çelik: Biz analiz yaparken de çok karşımıza çıktı. Çok fazla özellikle AK Parti milletvekilleri tarafından söylenmiş bir laftı ama ne olduğu belirsizdi. Şöyle bir şey vardı: Mesela biz sunum yaptığımızda da mecliste dünya örneklerini anlattık ve sonrasında dendi ki; evet bunlar çok güzel de bizim kendi modelimiz olacak. Ama herhangi bir kendi modelimizi üretmek için de aslında dünyadaki örneklere bakıp ne zaman ne çalıştı, ne işlemedi, nerede hata yapıldı bunlara bakmak gerekiyor. Dolayısıyla dünya örnekleri aynen tekrarlanacak diye bir şey yok; buralardan neler öğreniyoruz diye bakmak lazım. Şimdi Türkiye modeli siyasi olarak mümkün tabii ama baktığımızda rapor teknik olarak eksik. Rapor örtük biçimde yerli ve milli bir çözüm modeli öğretiyor. Ne diyor bu yerli ve milli çözüm modeli olarak? "Bu bir ulusal süreçtir" diyor, parlamenter meşruiyete vurgu yapıyor ve dış ara bulucu olmaması gerektiğini söylüyor. Bu siyasi olarak geçen süreçte de var olan bir şeydi; esas alınan bir duruştu. Hükümet hiçbir zaman dışarıdan bir göze ya da teknik bir desteğe hep karşı durdu. Ama bizim gene içerik analizi raporumuzda, komisyon konuşmalarında çıkan önemli bir vurgu vardı, o da şu: Süreçte güvenin sadece siyasi iradeyle değil, kurumsal mekanizmalarla da üretilmesi gerektiği sık sık vurgulanıyordu. O açıdan baktığımızda meclis raporu, komisyon raporu siyasi iradeyi söylüyor ama kurumsal mekanizmaları söylemiyor. Yani gene mecliste konuşan uzmanlara baktığımızda bunlar izleme yapısı, aşamalı ilerleme, hukuki güvence başlıklarını öne çıkarmışlardı. Bu başta söylediğim işte tasarım meselesi bu yüzden öne çıkıyor. Yani "Bunu nasıl yapacağız?" konusu. Ve dünya deneyimleri de bize şunu gösteriyor: Bu tür şeyler eğer bir tek mekanizmayla sınırlı kalırsa ve o mekanizmaya da güven çok fazla yoksa geri dönüş olabiliyor. Yani tekrar çatışmalı ortama dönüş olabiliyor. Mesela Angola'da silahsızlanma sürecini zorlaştıran sebep de sürecin başını hükümetin çekmesiydi. Hükümet kolaylaştırıcı rolünü üstlendi ama bu işte DDR dediğimiz silahsızlanma ve tekrar topluma entegrasyon politikalarının sonuçlarını olumsuz etkiledi. Yetersiz planlama eksikliği ve gerçekçi olmayan zaman çizelgeleri, çok sayıda örgüt üyesinin gerekli malzeme ve ilgiyi alamamasına ve suç faaliyetlerinde artışa neden oldu. Bu tür silahsızlanma programlarında sivillerin silahsızlandırılmasına yönelik hiçbir hüküm yoktu. Ve biz rapora baktığımızda da bu tekrar entegrasyon yani DDR dediğimizin "R"sinin az olduğunu, burada yapılması gerektiğini ama nasıl yapılacağını anlatmayan bir metin görüyoruz. Aslında bütün bunlara rağmen Türkiye modeli gerçekleşebilir; tabii ki iyi tanımlanırsa nedir bu Türkiye modeli? Ama model olabilmesi için sadece ulusal olması yetmez. Yani burada baktığımızda devamlı milli, yerli bir sürece vurgu var ama kurumsal mimari tanımlanmamış. Gene bizim baktığımızda Türkiye analizlerinde, bizim yaptığımız analizlerde aslında en önemli şey; bu modelde model nasıl olmalı diye tartışıldığında "kapsayıcı ve bütünlükçü yaklaşım etrafında şekillenmeli" diyor. Dolayısıyla bu izleme mekanizmaları nasıl kapsayıcı ve bütünlükçü olacak? Bunu düşünmek gerekiyor. Model diye sunulan şey bence raporda konsolide edilmiş bir politika paketi değil; daha çok "Biz dış model kullanmıyoruz" demek için kullanılmış bir çerçeve. Ve ne diyor gene Türkiye modeli? "PKK'nin feshi ve silah bırakması kritik eşiktir" diyor. Ama bu eşik aşılırsa sonrasında yasal düzenleme, entegrasyon, demokratikleşme başlıkları da gelecek diyor. Ama izleme sistemi nasıl olacak? Dönemlerin hukuki statüsü ne olacak? Entegrasyon planı nasıl işleyecek? Bunların teknik tasarımı yok. Bu nedenle çatışma çözümü literatüründe model değil; biz buna daha çok stratejik çerçeve diyoruz. Gene dünya örneklerine baktığımızda da Angola'da ulusal çözüm modeli vardı ama lider statüsü ve güvence tanımlanmadığı için süreç çöktü. Gene Kolombiya'da model ayrıntılı yazıldı; bu yüzden silah bırakma gerçekleşti, sorunlar olsa da süreç sürdü. Yani demek istediğim şu ki; bu rapor bir stratejik metin, siyasi metin ama bunun teknik yapılandırılması yani Türkiye modeli nasıl olacak? Bunun ana hatları nelerdir? Ne tür kurumsal mekanizmalar oluşturulacak? Hiçbiri söylenmemiş durumda. Dediğim gibi belki bu bilinçli bir tercihtir, yolda planlanacaktır ama raporun kendisinde şu an böyle bir şey yok.

Ruşen Çakır: Burada şimdi senin de bahsettiğin hususların içerisinde çok sayıda soru geliyor aklıma. Mesela "izleme" diyorsun. Raporda esas olarak izlemeden kastedilen, örgütün kendini feshettiğinin saptanmasının izlenmesi. Yani bir tarafın yaptığının izlenmesi ve bunu da üçüncü şahıslara, üçüncü gözlere değil; doğrudan devletin ilgili birimlerine pas ediyor anladığım kadarıyla. Yani istihbarat ya da güvenlik birimleri hakikaten bu olayın gerçekleştirildiğini saptayacak, raporlayacak, verecek. Ondan sonra bir şeyler yapılacak. Ama devletin entegrasyon şu bu konularında neyi yapıp neyi yapmadığı vesaire konusunda herhangi bir izleme yok. Olması gerekir herhalde ama değil mi?
Betül Çelik: Yani aslında izleme dünyada baktığımızda ilk aşamada, yani silah bırakma ve bu silahların ne yapılacağı ile ilgili bir şey var. Üçüncü göz illa dışarıdan olmak zorunda da değil; içeriden de olabilir. Daha önce de konuşulmuştu biliyorsun bir önceki süreçte. Buna biz "içeriden taraflı üçüncü gözler" diyoruz; bunlarla da olabilir o silahsızlanma kısmında. Ama burada önemli olan şey güven inşası. Yani nasıl bir mekanizma herkesi güvence altında tutar? Bu tartışılıyor. Yani rapor üçüncü tarafı açıkça dışlamıyor ama izlemeyi ulusal kurumlar içinde düşünüyor. İzleme ve raporlama mekanizması var ama uluslararası mı ulusal mı olduğu net değil. Biliyoruz ki hükümet daha önceki süreçte de bu süreçte de kesinlikle dıştan ve dış aktörlerden destek almadığını söylüyor. Hatta raporun girişinde bu en başta belirtiliyor. Dolayısıyla dünya deneyimlerinde ve çatışma çözümü literatüründe böyle yapılar var. Ama şu çok önemli: Komisyonun daha önceki analiz raporunda da baktığımızda şeffaflık isteniyor, toplumsal denetim isteniyor, güven arttırıcı mekanizmalar isteniyor. Raporda bunlara direkt atıflar yok. Yani senin soruna dönersek; devlet açısından bir sorumluluk olarak şeffaflık, güven arttırıcı mekanizma ve toplumsal denetim. Bunlar söylenmişti daha önceki konuşmalarda, komisyonun dinlediği konuşmalarda. Bunlara atıflar yok ve dünya deneyimlerine baktığımızda da bu tür mekanizmaların çoğunlukla dışarıdan teknik yardımlarla yürütüldüğünü görüyoruz. Ben komisyona yaptığım konuşmada da özellikle Birleşmiş Milletler'in bu süreçteki teknik yardımlarından bahsetmiştim. Kolombiya'da FARC silahsızlanması Birleşmiş Milletler doğrulamasıyla yürütüldü. Bu mekanizma olmasaydı taraflar birbirinin silah bırakıp bırakmadığını kabul etmeyebilirlerdi. Sonuç olarak bir ulusal model mümkün ama güven üretmek için izleme yapısının çoğulcu olması süreci güçlendiriyor, şeffaf olması güçlendiriyor. O yüzden de tek taraflı bir mekanizmanın şeffaflık, kapsayıcılık, güven arttırıcı unsurları nasıl yapacağına dair soru işareti uyandırması normal diye düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Şimdi örgüt bölgesel bir örgüt en azından. Aslında uluslararası çapta diasporada da çok örgütlü. Yani Amerika kıtasında da var ama Avrupa'da çok var, Orta Doğu'da çok var esas olarak. Ve en önemlisi Kandil. Mesela Irak topraklarında, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi topraklarında bir şekilde, yani bu yakma olaylarında da gördük ki bir şekilde oranın dahli gerekiyor. Yani şimdi binlerce militanın silah bırakacağı bir olay var. Bu silahı nerede bırakacaklar? Herhalde orada bırakacaklar. Yani sonuçta yabancı güçlerin dahlini olmaması diye bir şey herhalde imkansız. Ama anladığım kadarıyla Türkiye onların dahlini mecburiyetten yapmış ama işin özüne bulaşmalarını istemiyor gibi anlıyorum. Ama mesela böyle büyük, köklü bir çatışma; böyle bölgesel bir çatışmayı uluslararası güç dengelerinden kopartarak çözüme kavuşturmak hakikaten mümkün olabilir mi?
Betül Çelik: Aslında sorunun cevabı şeyde de vardı: Bu sembolik silah bırakmada da biliyorsunuz Irak Kürdistanı tarafından organize edildi, yapıldı tamamen. Hiçbir dış aktör yok muydu dersek yanlış oluyor; bütün o süreç onlar tarafından tasarlanmıştı. Ama bana raporda ilginç gelen şuydu: Yani sorunun uluslararası boyutu tanımlanmıştı ama sanki sadece ulusal alanda bir şeyler yapılırsa uluslararası çözümün de geleceğine dair bir metin yazılmıştı. Bu biraz işte tam da sorduğun sorunun kaçamak cevabı olarak görebiliriz. Yani mantık şöyle gidiyor: Eğer örgüt silah bırakırsa ve Türkiye'de bu izleme mekanizmaları oluşturulur, silahlar teslim alınırsa bölgedeki sorun da çözülecektir. Dolayısıyla bölgede böyle bir şeye ihtiyaç duyulmayacaktır. Ben böyle okuyorum. O yüzden senin sorun çok meşru bir soru ama cevabı için dediğim gibi nasıl kurgulandığına bakmak gerekiyor. Orada tabii ki uluslararası dengeler nasıl işleyecek? Raporda böyle bir şey yok.

Ruşen Çakır: Şunu düşünmek çok mu abartılı olur? Öcalan ile en azından 16-17 aydır görüşülüyor. Çok yoğun görüşülüyor, onu da biliyoruz. Devletin ilgili birimleri görüşüyorlar ve birtakım şeyler de oluyor. Sanki nelerin nasıl yapılacağı konusunda Öcalan'la birtakım detaylarda anlaşılmış gibi bir hissiyat var bende. Hatta böyle birtakım onun bir ara yansıyan görüşme tutanaklarına bakıldığında da o izlenimi veren hususlar vardı. Yani şimdi rapor hazırlandı, Meclis Genel Kurulu’na gidecek. Meclis Genel Kurulu’nda da birtakım yasal düzenlemeler yapılacak rapordan hareketle. Sanki nelerin nasıl yapılacağı konusunda devlet zaten birtakım şeyleri Öcalan'la da konuşarak hazırlamış gibi. Bunun bir mahsuru yok herhalde; var mı?
Betül Çelik: Yani sonuçta bütün sürecin başından beri bunun Öcalan'la yürütüldüğünü biliyoruz. Yani tıkanmalar olduğunda da Öcalan'dan çağrı yapması istendi. Ama orada daha önceden bizim bilmediğimiz bir yol alınmış mıdır? Bunu bilemeyiz tabii ki; ben bilemem. Ama elbette ki bundan sonraki süreçte de Öcalan'dan yararlanılacaktır. Çünkü örgütün lideri konumunda. Zaten birden fazla ülkede var olan bir yapıdan bahsettiğimiz için bunun İmralı-Kandil ve Ankara üçgeninde gitmesi çok normal.

Ruşen Çakır: Burada tabii detaylara girdiğimiz zaman, herhalde dünya örneklerinde de böyle olmuştur; sanki en kolayı örgütün genç mensuplarının, eyleme karışmamış ya da az eyleme karışmış olanların entegrasyonu daha kolay olabilir ama daha böyle orta ve üst düzey kadrolar konusunda çok ciddi sorunlar yaşanabiliyor herhalde. Çünkü onlar biliniyor. Mesela şimdi Murat Karayılan, Cemil Bayık, Duran Kalkan ya da işte Mustafa... Şimdi adı aklıma gelmedi. Neyse, böyle isimleri biliyoruz. Şimdi bunlar çok zor hususlar herhalde ki Öcalan üzerinden yürüyen bir "umut hakkı" tartışması var. MHP bu konuda çok baskı yaptı ama raporda göremedik ve raporun ardından yapılan açıklamalarda, mesela yeni Adalet Bakanı'nın söylediklerine falan baktığımızda, ama kesinlikle böyle bir şey olmayacağı gibi... Yani örgütün üst düzeyinin istifade edemeyeceği bir çözüm diye bir şeyi tasavvur edebilir miyiz?
Betül Çelik: Aslında şimdi iki tane soru sordun. Bir tanesi, farklı kadrolar nasıl geri dönecek, ikincisi de umut hakkı ile ilgili. Şimdi ikisi de aslında raporda kritik boşluklardan biri. Rapor hukuki düzenleme ihtiyacını söylüyor ama detay vermiyor. Şimdi biz kendi yaptığımız bu içerik analizlerinde şunları görmüştük: Bu geri dönüşlerde farklı kadroların ayrılması gerektiği, hukuki kategorilerinin farklı olması gerektiği, kademeli düzenleme önerileri vardı. İşte soruşturma ve infazın durdurulmasının mümkün olabileceğine dair tartışmalar vardı; denetimli serbestlik gibi mekanizmalar öneriliyordu. Bunun yanında bir de kesinlikle "af" kelimesinin bile kullanılmaması gerektiği, bunlara bir ayrıcalık yapılıyormuş gibi sunulmaması gerektiğine dair görüş vardı. Raporda bu ikinci görüş öne çıkmış durumda. Bir noktada hatırlıyorum: "Bu kesinlikle af olarak sunulmayacaktır ve geçici olarak yapılacaktır." deniyordu. Şimdi dünya örneklerinde de şunu görüyoruz: Senin üstüne basarak söylediğin şey, üst kadrolarla ilgili bir şey yapılmazsa bu süreçler çok da sağlam ilerlemiyor. Ben dediğim gibi bir şey önermiyorum, sadece dünya örneklerine baktığımızda şunu görüyoruz: Özellikle bir barış anlaşmasıyla geldiği için bu süreçler — bizde böyle bir süreç yoktu — barış anlaşmalarında bu üst kadronun ya da işte silahlı örgütün bundan sonra barış zamanındaki rolünün ne olacağı tanımlanıyordu. Mesela Kolombiya da FARC liderlerine siyasal alana geçiş imkanı tanıdı. Bu da silahsızlanmayı mümkün kıldı. Ha, toplumsal olarak çok gerginlik oldu, barış sürecini genel olarak tehdit eden bir şey oldu ama silahsızlanmayı hızlandıran bir süreç oldu. Gene IRA, Kuzey İrlanda'da liderlere siyasetin önü açıldı, süreç sürdü. El Salvador'da FMLN siyasi partiye dönüştü. Ama barış süreçlerinin en zor sorusu bu senin sorduğun soru: Lider kadro ne olacak? Bunu netleştirmeden de kalıcı silahsızlanma zor. İkinci soruna geleyim, umut hakkı meselesi. Bu raporda açık bir şekilde görünmüyor. Zaten daha önceki komisyon üyelerinin bazılarının röportajlarında görmüştük; öyle olmayacağı söylenmişti. Rapor, hukuk devleti ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi çerçevesine değiniyor ama umut hakkını açıkça söylemiyor. AİHM kararları, infaz düzenlemeleri, hak ve özgürlüklerin genişletilmesi gibi başlıklar var. Bizim kendi içerik analizimizde de uzun süreli cezalar ve infaz rejimi meselesi çok tartışılan bir şey olarak öne çıkmıştı. Yani bu yüzden aslında örtük olarak belki hukuki alan açıyor olabilir ama açık siyasi bir karar yok. Bu da bence çok bilinçli bir tercih gibi görünüyor. Doğrudan isim verilmese de sürecin sürdürülebilirliği açısından kritik bir hukuki başlık olarak aslında tartışılması gereken bir şey ama biraz gene bence muğlak bir çerçeve veriliyor. Tam önü kapatılmıyor ama açıkça böyle bir şey de söylenmiyor.

Ruşen Çakır: Peki nasıl toparlayalım? Ne diyorsun? Dünya örneklerini gözettiğinde başarılı ve başarısız örnekler var. Türkiye'de denenmiş, yarım kalmış çok hikaye var. Bu seferkinde "geri dönüş kesin yok" diyor bütün taraflar. Bir kere geri dönüş yok mu hakikaten? Bir de bu raporla nereye kadar ileri gidilebilir tabii?
Betül Çelik: Başta söylediğimi tekrar söyleyeyim. Bence buna teknik olarak bakmamak gerekiyor; bir siyasi niyet olarak bakmak gerekiyor. Ama muğlak bırakılması işte bazı konularda hiçbir şey dememesi de güven sorunu meselesi yaratıyor. Bizim analiz raporunun genel sonucu şuydu: ‘‘Komisyon tartışmaları yalnızca güvenliği değil, uzun vadeli toplumsal normalleşmeyi de hedeflemeli.’’ Yani bu rapora baktığımda, belki ben kendi çalışma alanım bu olduğu için oradan okuyorum ama toplumsallaşma adına bir şey yok. Konunun, sorunun net konulup ona göre yapılacakların net söylenmesi yok. Normalleşme için hukuki statü, sosyal entegrasyon, kurumsal güven birlikte ilerlemek zorunda ve kısa vadede bunlar sorun olmayabilir. Belki hızlı da gidebilir bazı şeyler ama uzun vadede üç sonuç doğurur: Liderlik sorunu çözülmez, örgüt içi ikna zorlaşır ve süreç kişisel statü tartışmasına döner. Geri dönen örgüt üyelerinin topluma entegrasyonu için çalışmalar yapılmazsa, özellikle liderler seviyesinde bu sürecin amacı, neden olduğu, bu insanların geri dönüşünün ne demek olduğu topluma anlatılmazsa çok büyük toplumsal çatışmalar çıkabilir. Ben en büyük sorunu burada görüyorum. Sonuç olarak TBMM raporu, tabii ki bu komisyon raporu önemli bir siyasi başlangıç metni ama özellikle entegrasyon, hukuki statüler, güvenlik mekanizmaları yeterince somutlanmış değil. Ve asıl bence önemli şey şu: Kapsayıcı, hukuki, çok boyutlu bir rapor, bir teknik metin bundan devam etmediği sürece çok muğlak bir siyasi metin olarak kalır. Aslında biz gene Meclis’te yaptığımız konuşmada uzmanlar olarak bu sürecin, farklı konularda alt komisyonlar kurularak devam etmesi gerektiğini söyledik. Gene bu tür komisyonlara teknik bilgisi olan insanların getirilmesi gerektiğini söyledik. Bunlar, bu insanlar siyasetçi olduğu için bütün iyi niyetlerine rağmen sonuçta çıkan metinde iyi niyet olsa bile sonuçta çıkacak metin teknik bir metin olamaz. Siyasetçilerin çıkarttığı metin siyasi bir metin oluyor. Daha kapsayıcı, daha hukuki, daha çok boyutlu bir teknik metin için başka komisyonların kurulup tek tek bu alan içerisinde derinlemesine inceleme yapması gerekiyor. Son olarak da şunu söyleyebilirim: Bugün Türkiye'nin önündeki soru şu; "Silah bırakmayı mı konuşuyoruz yoksa barışı nasıl kuracağımızı mı?" Bugünkü metin yani komisyonun raporu silah bırakma odaklı ama biliyoruz ki barış sadece silahların susması değil; toplumsal olarak birçok dönüşümün gerçekleştirilmesi, çatışmaya neden olan kök nedenlerin kurumsal mekanizmalarla, güven arttırıcı mekanizmalarla dönüştürülmesini gerektiriyor. Bu açıdan herhalde bundan sonra yapılacaklara bakmak gerekiyor.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Betül. Çok aydınlatıcı oldu. Çok sağ ol. Eksik olma.
Betül Çelik: Ben teşekkür ederim.

Ruşen Çakır: Evet, Meclis’in ortak raporunun artılarını ve eksilerini dünya örnekleriyle de kıyaslayarak Sabancı Üniversitesi'nden çatışma çözümü uzmanı Profesör Betül Çelik anlattı. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
01.03.2026 İranlı spiker Hamaney ile birlikte rejimin de öldüğünü tüm dünyaya duyurmuş oldu
28.02.2026 Öcalan'dan buraya kadar
27.02.2026 Bir yıl sonra yine İmralı’dan gelecek açıklamayı beklerken
26.02.2026 Siyasi iktidar laik-İslamcı çatışması arzuluyor
23.02.2026 Hafta Başı (71): ABD İran'a saldırırsa... | Ortak rapor ve sürecin devamı
23.02.2026 Prof. Betül Çelik ile söyleşi: Dünya örneklerinden hareketle komisyon raporunun artıları ve eksileri
22.02.2026 Kürt siyasi hareketinin başarısız “süreç” sınavı
22.02.2026 Prof. Yaman Akdeniz ile söyleşi: Siyasi iktidarın sosyal medyayı mutlak denetim arayışları
21.02.2026 Yeni dinsel hareketler Türkiye’de niçin etkili olamıyor?
20.02.2026 Yine yeniden: Din elden gidiyor
01.03.2026 İranlı spiker Hamaney ile birlikte rejimin de öldüğünü tüm dünyaya duyurmuş oldu
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı