Tüm boyutlarıyla referandum

17.04.2017 medyascope.tv

17 Nisan 2017’de medyascope.tv’de yaptığım analizi yayına Şükran Şençekiçer hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Referandumu değerlendirmek istiyorum. Dün ilk sandıklar açıldığında burada Burak ve Gökçe’yle kısaca bazı konulara değinmiştim ama daha netleşmemişti. Bütün değerlendirmeleri bu akşama sakladım. Biraz uzunca bir değerlendirme olacak. Notlarım var. Özellikle rakamlar konusunda birtakım şeyler anlatmaya çalışacağım, kendimce önemli gördüğüm bazı hususları vurgulamaya çalışacağım. Bir de yarın –zaten haberiniz olmuştur– saat 15:00’te Levent Gültekin’le beraber burada bir değerlendirme yapacağız.
Öncelikle şunu söyleyeyim: Yüksek Seçim Kurulu’nun kararı nedeniyle bir tartışma var ve bu tartışma sürüyor. AGİT’in de bu konuda, uygulamanın yasaya aykırı olduğu yolunda açıklamasıyla beraber işin boyutu daha da değişti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan hemen bu AGİT açıklamasını siyasî buldu, ciddiye almadıklarını söyledi. Bu bir tartışma olarak sürecek. Ancak bu bambaşka bir olay olduğu için, bunları önemsemekle birlikte bugün yapacağım değerlendirmede YSK tarafından kabul edilen, verilen rakamlar üzerinden gitmek istiyorum. Yani %51’i biraz aşmış olan “Evet” oyları ve %49’a yaklaşmış olan “Hayır” oyları üzerinden. Ama daha çok iller bazında da gitmek ve bazı bölgeler bazında birtakım değerlendirmeler yapmak istiyorum. Bunu yaparken de özellikle bir gazeteci olarak takip ettiğim Milli Görüş hareketinin 80 sonları ve 90’dan itibaren izlediği seçim grafiklerine de arada sırada göndermeler yapacağım.

Erdoğan fotoğrafının söyledikleri
Şunu özellikle söylemek istiyorum: Bu seçimin şu haliyle kazananı tabii ki “Evet”çiler ve Tayyip Erdoğan. Ancak Tayyip Erdoğan’ın “Evet” gecesinde Huber Köşkü’nde çekilen fotoğrafı bize çok net bir şekilde bunun içe sinmemiş bir galibiyet olduğunu gösteriyor. Tayyip Erdoğan’ın o fotoğrafını arkadaşlar herhalde birazdan koyarlar. Çok meşhur, Cumhurbaşkanlığı Forsu’nun önünde… Evet, bu fotoğraf. Aslında bu fotoğrafın devamında damadının ve danışmanlarının da birtakım benzer fotoğrafları servis edildi. Burada şunu görüyoruz: Bu fotoğraf tek başına göstermiyor, ama referandum sonucuna baktığımız zaman, bu çok büyük bir başarı değil. Buradan tabii ki başkanlık sistemi çıktı. Bunun gerekleri hayata geçirilecek. Ama ülke ortadan ikiye ayrılmış durumda ve Tayyip
Erdoğan umduğu, beklediği sonucu elde edemedi.

Erdoğan İstanbul’da ilk kez geçildi
Burada –birazdan rakamların üzerinden geçeceğiz ama– bence en önemli husus İstanbul. İstanbul’da %48,65 “Evet” çıktı. Ama Anadolu Ajansı bize ilkin, bütün yerlerde olduğu gibi İstanbul’da da açık ara “Evet” göstermişti. Ama daha sonra İstanbul’da “Hayır”ın öne çıktığını gördük, Ankara’da da öyle. İstanbul ve Ankara. İstanbul tabii ki Tayyip Erdoğan için önemli. 1994 yılında belediye başkanı olduğu zaman Tayyip Erdoğan’ın yükseliş grafiği İstanbul’la başladı. O zamanlar ettiği, “İstanbul’u yakalayan Türkiye’yi hatta dünyayı yakalar. İstanbul’u alan Türkiye’yi alır” sözü onun için hep bir tür yol gösterici oldu.
Baktığımız zaman 1994 seçiminden bu yana belediye seçimlerinin hepsinde ve AKP kurulduktan itibaren de bütün girdiği seçimlerde ve halk oylamalarında Tayyip Erdoğan İstanbul’da hep önde geldi. Genel seçimlerde, yerel seçimlerde, referandumlarda ve cumhurbaşkanlığı seçiminde hep İstanbul’da Tayyip Erdoğan ve onun partisi, ya da onun tercihi ön sırada oldu — ta ki düne kadar. Dün ilk defa Tayyip Erdoğan İstanbul’da geçildi. Bunun çok büyük bir önemi olduğunu düşünüyorum. Sembolik önemi apayrı, ama onun dışında da bir önemi var.
Hele bunu Ankara’yla birleştirdiğimiz zaman ve Mersin, Adana, Antalya, İzmir gibi büyük şehirlerde elde edilen sonuçlara baktığımız zaman, bunu çok net bir şekilde görüyoruz. Şimdi, 1 Kasım’da İstanbul’da AKP %48,7 almıştı. Bugün de benzer bir oy aldı. Tamam, diyelim ki AKP oyunu korudu. Ama 1 Kasım’da MHP’nin %8,6’lık bir oyu var. Buna devam edelim. 1 Kasım’da Ankara’da %48,8’lik bir oy almıştı AKP. Bakıyoruz, bu referandumda da %48,8 “Evet” oyu var. Yani AKP oyunun, 1 Kasım’dakinin aynısı. Ama bu sefer MHP’nin %14,2’lik oyu buharlaşmış oluyor. Bir Adana örneği var, o da çok çarpıcı. AKP %36,8 almış Adana’da. Bugün yapılan seçimde %41,85, yani AKP’nin oyundan 5 puan farklı olmuş, yukarı çıkmış. Ama Adana’da %19,6’lık bir MHP oyu var. Dolayısıyla MHP oyunun 14 puanı kaybolmuş. Ve bakıyoruz Mersin’e. Mersin’de %35,99; diyelim ki %36 “Evet” oyu var. AKP’nin oyu 1 Kasım’da %31, yani %5 artmış. Ama MHP’nin oyu %21,4. Yani aslında baktığımız zaman 16,4. Bunları çoğaltabiliriz. Antalya, özellikle de batıdaki merkezlerin hemen hemen hepsinde, AKP-MHP ittifakı çok ciddi bir şekilde yara aldı.

Kayıpların tamamı MHP’den olamaz
Tabii ki MHP’de muhalif hareket olduğu için buradan bir kopuş olduğu muhakkak. Ama bu giden puanların hepsinin tamamen MHP’den gittiğini söylemek mümkün değil. Öyle bir durumda İstanbul’da hiçbir MHP’linin “Evet” oyu vermediği gibi bir sonuca gidebiliriz. Bugün burada Bekir Ağırdır vardı başka bir yayın için. Onunla sohbetimizde o kendi tahminini şöyle söyledi: AKP’den 4 puanlık bir kayıp söz konusuydu ve MHP ittifakıyla bu 4 puanı telafi etti. Dolayısıyla MHP’nin son seçimde aldığı 11,9 yani 12’nin, Bekir Ağırdır’ın söylediğine göre 8 puanı uçmuş oluyor. Bu başlı başına bir mesele. Ama bunun ötesinde haritaya baktığımız zaman, bunun içerisine Ankara’yı, Eskişehir’i eklediğimiz zaman, ülkenin batısında ve güneyinde, Akdeniz’de ve Ege’de, önemli illerde –ki Uğur Gürses’in bugünkü yazısına göre ülke gelirinin %61’ini üreten illerde– AKP ve “Evet” oyları geride kaldı. Bu çok önemli.
Sonuçta AKP ve “Evet” çizgisi, MHP’yle ittifak halinde, büyük ölçüde taşradan oy almış oluyor; Karadeniz’den, İç Anadolu’dan, Doğu Anadolu’dan oy almış oluyor. Bu küçümsenecek bir şey değil. Ancak şunu da vurgulamak lazım: Buralarda da birçok yerde çok ciddi gerilemeler var. Mesela Kayseri’ye bakıyoruz. Kayseri’de %67,75 “Evet” çıkmış. Çok büyük bir rakam. Ama şunu da biliyoruz ki son seçimde AKP %65,6 almıştı, MHP de %18,4 almıştı. Yani oyların %84’ünü bu iki parti almıştı. Sonuçta %67’ye gerilemiş oldu. Oyların büyük bir kısmını aldıkları yerlerde dahi çok ciddi bir şekilde gerileme var.
Bunun örnekleri İç Anadolu’da çok ciddi bir şekilde görülüyor, hatta Karadeniz’de de. En çok oyun çıktığı yerlerden birisi Karadeniz biliyorsunuz. Mesela Karadeniz’de Trabzon’da %66,4 “Evet” çıktı. Son seçimde tek başına AKP’nin aldığı oy %66. Bu arada MHP’nin %13 oyu vardı. Bu yok oldu. Sonuçta baktığımız zaman MHP’yle ittifak AKP’ye bunu referanduma götürebilmek, yani Meclis’te yeterli oyu bulmakta yardımcı olmuş, ama anlaşıldığı kadarıyla “Evet” oylarını artırmada çok pozitif bir etkiye sahip olmamış.

Kürt oylarında artış
Peki nerede artış var? Artışın olduğu yegâne yer Güneydoğu, Kürt seçmenin olduğu yerler. Bu konuda Al Jazeera Türk’te Gonca Şenay güzel bir çalışma yapmış. Ondan istifade ederek söyleyelim. Ağrı’da oyunu 27 bin artırmış. HDP’nin 30 bin azaldığını görüyoruz. Bitlis’te 20 bin artırmış, HDP’nin 13 bin azalmış. Diyarbakır’da AKP’nin son seçimde aldığı oydan 81 bin fazla “Evet” oyu çıkmış. HDP oyları ile “Hayır” oyları kıyaslamasında 51 binlik bir kayıp var. Urfa’da 79 bin artan “Evet” oyu var AKP oyuna kıyasla, 17 bin HDP’den azalıyor. Tabii burada bir not düşmek lazım: YSK tartışmasındaki mühürsüz oy pusulaları iddialarında Doğu ve Güneydoğu’nun çok fazla öne çıktığı dile getiriliyor.
Şimdi buradan nasıl bir sonuç çıkar? Sonuçta Türkiye, itirazlara rağmen, bir şekilde tartışmalara rağmen bu Tayyip Erdoğan’ın istediği başkanlık sistemine geçmekte olacağa benziyor. 2019’da seçim olacak. Bu seçimin öne alınma ihtimali tabii ki hep var. Ama şu haliyle açıkçası Tayyip Erdoğan için erken seçimin çok yapılabilecek bir şey olduğunu sanmıyorum. Ama yine de belli olmaz. Her an bir baskın seçim olabilir. Ama normal şartlarda 2019’da. Erdoğan ve Binali Yıldırım “Erken seçim yok” dediler, ama biz bu opsiyonu yine masada tutalım. Bu referandum AKP ve Tayyip Erdoğan’ın, ama aslında Tayyip Erdoğan’ın oylandığı bir referandumdu. Tayyip Erdoğan burada cumhurbaşkanlığı seçiminde aldığına yakın, biraz azı bir oyla geldi. Ama çok da rahat olduğunu sanmıyorum. Çünkü burada deminden beri sözünü ettiğim yerlere baktığımız zaman, bu gelecek açısından çok parlak değil.

İslami hareketlerin başarısının sırrı
Çünkü daha önceki yayınlarda dile getirdiğim gibi, aslında tüm dünyadaki İslamî hareketler bir diyalektikle gider. Bir tarafta toplumun, ülkelerin yoksulları, işsizleri, asgari ücretle çalışanlar vs., kabaca söylersek yoksul kesimler, bunların yoksulluktan kurtulma arayışları bir yanda, bunlar bu hareketin bir ölçüde kitle tabanını oluşturur. Ama esas olarak bu hareketlerin lokomotif gücü orta sınıflardır, orta sınıflar, serbest meslek sahipleri, iş adamları, entelektüeller vs. Bunlar da yükselmekte olan sınıflardır. Yani bir kaybedenler, bir de kazananlar var. Kazananlar kazançlarını garanti altına almak ve sistemin merkezinde yer etmek istiyorlar. Özellikle Türkiye gibi devletin ekonomiyi büyük ölçüde kontrol ettiği yerlerde devlet imkânlarından yararlanmak istiyorlar. Kaybedenler de kayıplarını azaltmak istiyorlar. Ve bunların bir araya gelmesiyle güç kazanıyorlar. AKP de böyle bir hareketti, Refah Partisi de böyle bir hareketti. Ve sonuçta bu hareketin ilk çıkışı, başta da söylediğim gibi 1994 yılındaki yerel seçimlerde İstanbul ve Ankara büyükşehir belediyelerinin alınmasıydı.

Reisçiliğin krizi sürüyor
Bu hareketlerin büyük ölçüde İç Anadolu, Doğu Anadolu ve Karadeniz’de hegemonyaları var. Bu şehirlerdeki etkileri giderek azalıyor ve burada, ülkenin dinamosu olan bu yerlerde gerilemeye başlıyorlar. Sonuçta İstanbul başta olmak üzere, Ankara dahil. İzmir’de aranın iyice açıldığını görüyoruz. Mersin, Adana, Antalya gibi yerleri görüyoruz. Bunların hepsi birer alarm. Bu alarm neye yol açar? “Reisçiliğin Krizi” dedim ben bu referandum öncesinde. Şu anda Türkiye’de Adalet ve Kalkınma Partisi’nin başlangıcındaki yolundan çok farklı bir siyasî iktidar var. İktidarı tek elde toplama ihtiyacı hissetmiş bir Tayyip Erdoğan var. Ve bunu koruyabilmek için hep daha fazla iktidara ihtiyacı var. Ve insanlar artık bir davaya değil ona bağlanıyorlar ve bu olay Reis üzerinden yürüyor. Şu anda Reis’in en büyük desteği toplumun büyük ölçüde kaybedenleri. Bunlar tabii ki önemli, değerli, sayıca fazlalar, bir de belli bir dinamizm katıyorlar. Ama bu hareketi çekip çevirecek, bu hareketi pozitif anlamda birtakım hedeflere, vizyonlara taşıyabilecek kesimlerin, orta sınıfların bu hareketten uzaklaşmakta olduklarını görüyorum. Referandum öncesinde bunu iddia etmiştim. Özellikle dindar orta sınıfların Erdoğan’a karşı mesafe koymaya başladıklarını, bunun içerisinde orta sınıflar derken, serbest meslek sahipleri, entelektüeller vs., bir yığın iş çevreleri, bunların hepsini katabiliriz. Özellikle büyük şehirlerdeki seçim sonuçları bence bunu kanıtladı. Burada çok ciddi bir kriz var. Reisçiliğin krizi bu referandum sonuçlarına baktığımız zaman çözülmedi, çözüleceğe de benzemiyor bence. O anlamda, başlangıçta sözünü ettiğim fotoğraf tekrar gündeme gelebilir. Bu, tedirginlik yaratan bir şey. Önünü açan bir sonuç değil bu.
%55 ve üstü bir oy almış olsaydı çok daha rahat bir Erdoğan ve çevresi görecektik. Ve ona göre “Hayır” diyenler daha az seslerini çıkartabilecekler ve “Evet” ve başkanlık sistemi çok daha güçlü bir şekilde inşa edilecekti.
Şu anda ne olacak? Şu anda benim tahminime göre bu kıl payı durum ve büyük şehirlerdeki ciddi gerileme, Batı’yla olan gerginliğin, AGİT ön raporuyla beraber tekrar tırmanacağının gözükmesi gibi hususlarla beraber, bu olayın Türkiye’de siyasî kutuplaşmayı daha da tırmandırmasının yüksek bir ihtimal olduğunu düşünüyorum. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan Huber Köşkü’nde yaptığı, halka yönelik ilk konuşmasında ne dedi? İdamı da referanduma götürmeyi düşündüklerini söyledi. Bugün yaptığı konuşmada da, AB ile üyelik müzakerelerini referanduma götürmeyi düşündüğünü söyledi. Bunların sayısı artacağa benziyor.

MHP artık yok hükmünde
Tabii ki bu arada Kılıçdaroğlu’yla ilgili tavrını da sürdürdü. Kılıçdaroğlu’na gelmeden önce, AKP ve Erdoğan’a burada en azından bir virgül koyalım; MHP’ye bakalım. Benim gözümde artık MHP açıkçası, hele bu referandumdan sonra artık büyük ölçüde etkisini yitirmiş bir parti. Buradan ayrılan kişiler, MHP’den atılan kişiler, muhalif olarak “Hayır” kampanyasını yapan kişiler yeni bir parti kurarlar mı? Başka birtakım partilerle işbirliğine giderler mi? Buna bakacağız. Ama Bahçeli’nin ve Bahçeli’nin MHP’sinin pek bir geleceği olduğunu sanmıyorum. Kaldı ki Erdoğan’ın da artık Bahçeli ve onun liderliğindeki yapıya çok fazla ihtiyacı kalmış değil. Referandum sonuçları da zaten MHP’nin çok da fazla bir katkısı olmadığını da gösterdiği için MHP, artık Türkiye’de zaten başkanlık sistemiyle beraber Parlamento’nun etkisinin iyice azalacağını, neredeyse hiçleşeceğini düşünürsek, MHP gibi üçüncü, dördüncü partilerin fonksiyonları pek kalmayacak. Buradan bir gelecek gözükmüyor. MHP yönetimi AKP’yle bir iç içelik yaşar mı? Açıkçası çok sanmıyorum. Ama kendilerinin fazla bir etkisi olmayacağını, bu referandumdan sonra etkilerinin büyük ölçüde marjinalleşeceğini tahmin ediyorum.
Türkiye’nin kaderinde son yıllarda ilk defa ciddi bir şekilde etkili oldu. Ülkeyi bu referanduma götürdü MHP. Bu referandum birçok kişinin önceden belirttiği gibi, bir nevi intihardı. Bunu da referandum sonucuyla beraber görüyoruz.

HDP’nin kayıplarının nedenleri
HDP meselesine gelince, HDP’de bir oy kaybı var; ama hakkaniyetli bir şekilde baktığımız zaman bu oy kaybının birçok nedeni var. Yaşananlar ortada, HDP’nin başına gelenler ortada. Şu anda görüyorsunuz, iki eşbaşkan cezaevinde. Özellikle Selahattin Demirtaş’ın bu kampanya boyunca özgür bir şekilde kampanya yapabilme ihtimalinin herhalde burada kıl payı olan referandum sonuçlarında “Evet” oyları aleyhine etkisi olacağını herhalde herkes kabul edecektir. Dolayısıyla bunun da Demirtaş başta olmak üzere HDP’li milletvekillerinin, belediye başkanlarının ve parti yöneticilerinin neden cezaevinde olduğu sorusunu önemli bir şekilde cevapladığını düşünüyorum. Ama HDP burada da görüldüğü gibi ciddi bir şekilde etkili; özellikle son dönemde çok ciddi olayların yaşandığı yerlerdeki “Hayır” oranlarının her şeye rağmen yüksekliği zaten yeterince açıklayıcı.
Buradan hareketle, bu referandumda AKP’nin oylarını sadece Güneydoğu’da, sadece Kürtlerin olduğu yerlerde artırdığı bir realite. Ama “Evet”in Kürt oylarıyla kazandığı söylemi, tamamen bir şehir efsanesi. Böyle bir şey yok. Bu anlamda Altan Tan bugün –sadece başlığını gördüm, detayını bilmiyorum ama başlık yeterince çarpıcı–, “Erdoğan’ı yine Kürtler kurtardı” demiş. Buna açıkçası çok fazla emin değilim. Ama dün burada Cuma Çiçek’in de söylediği gibi “Evet” oylarının belli bir yüzdede olması yine bölgede, hâlâ Kürtlerin Türkiye’de bir arada yaşama arayışının bir şekilde sürdüğünün bir kanıtı olarak görülebilir. Ancak bu referandum kampanyasının özellikle HDP söz konusu olduğu zaman tamamen gayri adil yaşandığını söylemek lazım.

Sağcı bir ülkede yüzde 49 bir mucize
Gayri adil dedim, buradan Adil Gür’e bir selam yollamakta yarar var: “Her bölgede ‘Evet’ önde ve %60” demiş birisinin artık hâlâ televizyonlara vs.’ye çıkıp kendini tevil etmeye çalışmasını da bu referandumun en büyük… kaza demeyeceğim, bu bilerek yapılmış bir şey. Son yıllarda çok manipülasyon yaşadık, ama bu kadar netini yapıp bir kariyeri heba etmesi gerçekten çok manidar.
CHP’ye gelince, Kemal Kılıçdaroğlu’nun istifasını isteyen çok kişi var. Belki benden de bu tür çıkışlar bekleyenler olabilir, ama açıkçası böyle düşünmüyorum. Kılıçdaroğlu gerçekten ilginç bir şeyi, –bilerek mi yaptı? Ne derece bilinçli bir şekilde yaptı? bilmiyorum ama– bu referandum sonuçlarının böyle kıl payı olması, neredeyse ülkenin yarısının “Hayır” demiş olması –kimilerine göre yarıdan fazlası ama en azından YSK rakamlarına göre yarının biraz altında– “Hayır” demiş olması aslında bir mucize.
Çünkü biliyoruz ki Türkiye sağcı bir ülke. Bunu benim gibi küçük yaştan itibaren solcu olanlar çok iyi bilir. Bu ülke maalesef sağcı bir ülkedir. Kolay kolay iflah olacağa da benzemiyor açıkçası. Dolayısıyla sağcı bir ülkede sağcı bir liderin yanına yine sağcı bir lideri alarak yaptığı çağrının karşısında, Kürtlerin ağırlıkta olduğu bir parti, sol bilinen bir parti ve biraz da MHP’den ayrılan insanlar vs. Bunun sonucunun böyle kafa kafaya gelmiş olması aslında bir tür mucize. Buradan normal şartlarda “Evet” oyunun %55 ve üzeri çıkması gerekirdi. Çünkü burada zaten Tayyip Erdoğan ve diğerleri özellikle Kılıçdaroğlu’nu muhatap alarak çok ciddi bir şekilde bunu bir sağ-sol kavgasına taşımak ve dolayısıyla buradan da %65 diye tabir edilen –hadi diyelim %60– oyu paketleyip götürmek istediler. Ama Kılıçdaroğlu buna yanaşmadı. Fakat çok ciddi birtakım falsolar oldu.
Bugün bizim Hilmi Hacaloğlu, Konsensus’tan Murat Sarı’yla bir söyleşi yapmış. Orada Murat Sarı iki noktanın altını çiziyor. 1) Adını bile hatırlamadığım CHP’li bir milletvekilinin, “‘Evet’çileri denize dökme” çıkışı diyeceğim ama, garabeti. Diğeri de, benim de izlediğim bir toplantıda Kılıçdaroğlu’nun 15 Temmuz’a “kontrollü darbe” demiş olması. Yani normal şartlarda bunların çok daha fazlasını, çok daha sertini “Evet” cephesi yaptı. İlk günden itibaren “Hayır”cıları terörist olarak, vatan haini olarak tanımlamak vs. Ama medyanın kontrolü, devlet imkânları vs. büyük ölçüde onların elinde olduğu için, CHP içerisinden çıkan bu tür “denize dökme”, “kontrollü darbe” gibi şeyleri çok ciddi bir şekilde kullandılar. Özellikle kime karşı kullandılar? Normalde AKP seçmeni olan ama kafası karışan insanları “Hayır” vermemeye ikna etmek için. Ki bugün konuştuğum o çevrelerden birkaç kişi buna gerçekten, şahsen tanık olduklarını söylediler bazı insanlardan. Bu tür çıkışların, “kontrollü darbe” çıkışının ya da “denize dökme” çıkışının gerçekten özellikle büyük şehirlerde etkileri olduğunu söylediler — ki hiç yabana atılacak bir şey değil. Buna rağmen çıkan sonucun hiç de ağıt yakılacak bir sonuç olduğunu söylemiyorum.

Ne zafer, ne hezimet
Tabii ki burada şöyle bir şey var. “Evet” savunucuları normalde aslında çok net bir üstünlük olmuş olsaydı, Pazar gecesinden itibaren ve bugün de çok daha farklı birtakım tezahürler görürdük. Aslında “Evet” yanlıları da bu sonuçtan sonra, çok da fazla bunun tezahüratını yapabilme durumunda değiller. Sonuç olarak bu şerefli mağlubiyet falan değil. Ortada bir mağlubiyet olduğunu düşünmüyorum “Hayır”cılar için. Sonuçta bu ülkede normal şartlarda Tayyip Erdoğan gibi Türkiye’de siyaseti en iyi yapan –bunu kabul etmek lazım– bir kişinin kendini ortaya atarak ve devletin tüm imkânlarını kullanarak, rakiplerinin büyük çoğunluğunu birtakım yollarla, gazetecileri vs.’leri, siyasetçileri Adliye üzerinden devre dışı bırakarak, devlet imkânlarını kullanarak, medyanın büyük bir çoğunluğunu kullanarak, zaten sağcı olan bir ülkede sağ sloganlarla, milliyetçiliği tırmandırarak, Batı-karşıtlığını tırmandırarak yürüttüğü gayri adil bir kampanyada alınan sonuç, sonuçta başkanlık sistemini Türkiye’ye getirecek olabilir. Eyvallah, bu çok önemli bir gelişme tabii ki başlı başına. Binali Yıldırım’ın dediği gibi % 50’den bir oy fazlasıyla bile bu olabilecekti. Neredeyse bir oy fazlasına yakın denebilecek bir rakamla bu alındı. Tabii ki sonuçta kazandı. Ama bunun üzerinden bir zafer olmadığı açık. Öteki taraftan da “Hayır” için bir hezimet olmadığı çok açık. Ancak ilk andan itibaren Kılıçdaroğlu’nun istifasını istemek gibi CHP’de çok alışageldiğimiz birtakım çıkışları görüyoruz. İnsanlar özellikle YSK meselesinde daha aktif, daha hırçın, daha sert olmasını istiyorlar CHP Genel Merkezi’nin. Bu baskı süreceğe benziyor. Ama şunu kabul etmek, gerçekçi olmak lazım: Türkiye’de hukuk diye bir şey yok. Türkiye’de bütün hukuk alanları kapanmış durumda. En son gazeteci yargılamalarında gördük, tahliye kararlarının ardından karar verenler görevden alınıyor ve başka suçlamalarla insanlar tekrar tutuklanıyor vs. Bunu gördük.
YSK’nın kanuna aykırı olduğu bariz olan bir uygulamayı savunmakta ne kadar zorlandığını biliyoruz. Ama buradan ne çıkar? Açıkçası çok emin değilim. CHP’nin enerjisini tamamen buraya yöneltip enerjisini burada tüketmesi herhalde en çok Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın isteyeceği bir şeydir. Zaten bugün de başlamış yine “Tencere tava, hep aynı hava” diye dalga geçmeye, protestolarla ilgili olarak. Ancak bence bu referandum sonuçlarının daha derinlikli bir tartışması, analizi ve buradaki “Evet” ve “Hayır” oylarının artılarının ve eksilerinin değerlendirilmesi hepimizin öncelikle yapması gereken husustur diye düşünüyorum.

Zor günlerin eşiğinde
Türkiye’yi çok zor günler bekliyor. Büyük bir ihtimalle bu çok az bir oy farkıyla –YSK rakamlarına dayanarak söylüyorum– gelen bir başkanlık sisteminin Türkiye’de kutuplaşmayı daha da artıracağını maalesef öngörmek zor değil. Bu ne tür uygulamalara yol açacak? Bunu göreceğiz. Şu anda bunun spekülasyonunu yapmak iyi bir şey değil. Ama daha şimdiden “idam”, “AB sürecinden çıkma” gibi Türkiye’nin önünü tamamen tıkayacak, Türkiye’yi tamamen kendi içine kapatacak ve Türkiye’deki insanların dinamizmini köreltecek, ekonomik faaliyetlerin aleyhine olacak birtakım çözümlerin ilk akla geliyor olması aslında kimse için iyi değil, ülke için iyi değil, ama öncelikle de bu krizin birinci derecede yaşayanı olan, daha önce söylediğim gibi iktidarı tek elinde topladığı ölçüde yalnızlaşan Tayyip Erdoğan için de hiç iyi değil. Sonuç olarak Türkiye yeni bir döneme giriyor. Tayyip Erdoğan iktidarını muhafaza etmek için tam umduğu sonucu alabilmiş değil. Ama “Hayır” cephesinde bu kısa süre içerisinde yaşanabilecek birtakım çatlaklar, gerginlikler, iç tartışmalar vs.’ler, onun kendisini tekrardan toparlamasına yardımcı olacaktır. Ama önümüzdeki dönemde 2019’a kadar zor günler var. Biz gazeteciler için daha zor günler var. Ama elimizden geldiği kadar olayları anlamaya ve anlayabildiğimiz ölçüde sizlere aktarmaya çalışacağız. Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler, iyi akşamlar.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

25.07.2017 Cumhuriyet Davası’nda gördüklerim ve hissettiklerim
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
29.08.2015 Interview with the Director of Religious Affairs Mehmet Görmez on Salafism, ISIS and Turkey (full text)
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı

Son makaleler (10)
25.07.2017 Cumhuriyet Davası’nda gördüklerim ve hissettiklerim
24.07.2017 Türkiye’de Yahudi karşıtlığının tarihsel gelişimi: Rıfat Bali ile söyleşi
24.07.2017 Her zaman her şart altında gazetecilik
21.07.2017 Türkiye’de Yahudi karşıtlığı
20.07.2017 Batı ile mesafeler iyice açılırken
19.07.2017 Erdoğan’ın rakibi kim olabilir?
19.07.2017 Transatlantik: Batı’da 15 Temmuz algısı & Trump-Putin ilişkisi ve Ortadoğu
18.07.2017 Türk Sağının Düşünce Atlası: Tarık Çelenk ile söyleşi
17.07.2017 Fethullah Gülen’in hedefi ne? Neye ve kime hizmet ediyor?
15.07.2017 Ruşen Çakır: Tam temizlik kolay olmayacak