Türk ve Kürt milliyetçileri kol kola

08.08.2026 medyascope.tv

8 Ağustos 2026’da medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Merhaba, iyi günler, iyi hafta sonları.
Çözüm sürecinde kritik günlerden geçiyoruz. Çerçeve yasanın Meclis’te birkaç gün içerisinde yasalaşması ve Resmî Gazete'de yayınlanması bekleniyor. Pozisyonlar üç aşağı beş yukarı net, fakat YENİ Parti’nin ne yapacağı konusunda hâlâ spekülasyonlar var. Ben dünkü yayında kararın ‘‘evet’’ olacağını düşündüğümü söyledim. Fakat daha henüz kesinleşmiş bir şey olmamakla birlikte bazı milletvekilleri kendi başlarına ‘‘hayır’’ da kullanabilirler. Onları kestirmek mümkün değil. Ama yasanın geçeceği kesin. Zaten 360 imzayla verildi. Dolayısıyla orada bir sorun yok. Ama yasanın geçmesi tek başına yeterli değil, uygulamaya geçilmesi lâzım. Önce silah bırakıldığının tespit edilmesi lâzım. Bunun Millî Güvenlik Kurulu'nda onaylanması lâzım. Ardından Cumhurbaşkanı’nın açıklama yapması ve start vermesi ve ondan sonra da Avrupa'dan, Suriye'den, Kandil'den ve cezaevlerinden birtakım geri gelişler diyelim ve cezaevleri dışında yurda dönüşler, cezaevlerinden de tahliyeler bekleniyor. Yüzlerce, binlerce kişi olacağı söyleniyor. Ve tabii ki bu yılların meselesi; herkeste hem ilgi hem merak hem kaygı hem itiraz hem umut hepsi karman çorman bir hâlde.
Ve burada başından itibaren, sürecin başından itibaren iki uç kutbun benzer şeyler söylediğini görüyoruz. İtiraz ediyorlar. Bu kutuplar nedir? Kabaca söyleyecek olursak Türk milliyetçileri ve Kürt milliyetçileri. Öyle özetleyebiliriz. Tabii ki bu bütün Türk milliyetçilerinin ve bütün Kürt milliyetçilerinin sürece karşı olduğu anlamına gelmiyor. Fakat özetlemek için bence kullanışlı bir şey. İki taraf da buna itiraz ediyor. Çünkü iki taraf da karşı tarafın kazandığını ve kendi tarafının bir anlamda teslim olduğunu düşünüyor. Kürt milliyetçiliğinde bu daha anlaşılır bir şey. Çünkü cezaevinde bir Abdullah Öcalan var. Örgüt silahları bırakıyor, örgüt gelecek, devletin gözetiminde kayıtlar olacak, süreç devletin gözetiminde ilerleyecek. Dolayısıyla buradaki teslim olma sözünü insan gözünde biraz daha şekillendirebilir. Ama ben bunun teslim olma olduğunu düşünmüyorum. Çünkü baştan itibaren yürüyen, bayağı zor yürüyen bir müzakere yaşandı. Teslim olma olsaydı çok daha hızlı bir şekilde, çok daha tartışmasız bir şekilde yaşanırdı. Hatırlayın, en son Öcalan 20 Temmuz'da İmralı Heyeti’yle konuştu. Yasayla ilgili anlaşmaya varıldı. Fakat sonra iktidarın AKP kanadından birtakım değişiklikler istenince tekrar 1 Ağustos'ta bu sefer bir daha görüşüldü. Yani burada böyle kaba tabiriyle ‘‘dükkân sizin’’ olayı yok. Öcalan başından itibaren bir pazarlık yürütüyor. Kendince birtakım hesapları var. Bu hesapları, İmralı görüşme notlarını arada sırada görme imkânımız oluyor, oralarda da görüyoruz. Yani bir teslimiyet ben açıkçası başından itibaren görmedim.
Öte yanda tabii ki Öcalan'ın pazarlık ediyor olmasının verdiği bir rahatsızlık var Türk milliyetçilerinde. Yani yıllar önce yakalanmış, daha doğrusu Türkiye yakalamadı, Türkiye'ye teslim edilmiş, kendi tabirleriyle ‘‘bölücü terör örgütü şefi’’, bir ‘‘bebek katili’’ var. Ve bu bebek katili yıllar sonra Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile masaya oturuyor ve bir anlaşmaya varıyor. Ve bunu bir anlamda Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bir yenilgisi olarak görüyor ya da görüyorlar ve göstermek istiyorlar. Böyle bir hâlde iki tarafın da, birbirine düşman olduğu varsayılan iki tarafın da sürece itirazlarını görüyoruz ama şunu da görüyoruz ki iki taraf da sesleri çok çıkmakla beraber kamuoyuna tam olarak hâkim olamıyorlar. En son yasa ile ilgili olarak muhalefet içerisinde dile getirilen ve YENİ Parti’ye yakın bazı çevrelerce de benimsenen ‘‘referanduma götürelim’’ meselesi – ki daha önce de bu konuda bir yayın yaptım, biliyorsunuzdur – burada kullanılmak isteniyor. Referanduma gitmeyeceği kesin çünkü Meclis’ten geçecek ve ihtiyaç olmayacak referanduma. Ama tekrar söylüyorum, referanduma gitse bile yasanın reddedilme ihtimalinin çok çok düşük olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu yılların meselesi ve her iki tarafın da acıları var, öfkeleri var, birtakım hesap sorma duyguları var. Ama bir diğer yandan da çok ciddi bir yorulmuşluk, tükenmişlik var. Ve şu artık ortaya çıktı: Örgütü devlet bitiremiyor, şu ya da bu nedenle. Kimileri ‘‘bitti, bitiyor’’ deseler de... Bir ara hatırlayın, Süleyman Soylu ayakkabı numaralarına kadar biliyordu. Ne diyordu Süleyman Soylu? İşte, ‘‘Murat Karayılan'ı alacağız, parça parça edeceğiz.’’ Ama olmadı, yani olamıyor. Bölgesel denklemler de buna elverişli değil. Ama bir diğer yandan örgütün çok güçlü bir toplumsal karşılığı, tabanı var. Bunu artık herkes kabul etmek zorunda.
Yıllardır itiraf edilmeyen bir şey ama "Kürtler başka, PKK başka" söylemi bir yerden sonra tıkandı. Çok açık bir şekilde tıkandı. Çünkü ne kadar darbe yese de örgüt, varlığını bir şekilde sürdürüyor. Ve sonuçta bir diğer yanda da örgüt bir şeyi, hani silahla belli bir yere kadar geldikten sonra daha ötesine gidemeyeceğini kavramış durumda. Sonuçta her iki tarafın da burada kimsenin kazanmadığı ve kimsenin kaybetmediği bir mutabakata varması aslında her iki tarafın da kazandığı bir şeye, bir anlaşmaya tekabül ediyor. Çok zor tabii ki bu. Kimisi tabii şunu diyecektir: "Biz çok verdik, yok az aldık." Her iki tarafta da bunlar söylenecektir. Süreç içerisinde birçok yeni sorunlar çıkacaktır. Anlaşmazlıklar, krizler, belki provokasyonlar çıkacaktır. Ama sonuç itibarıyla baktığımızda Kandil'de, Suriye'de, Avrupa'da yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ülkeye gelip yasal siyaset alanına girmesine sonuç olarak tanık olacağız ve silah devri kapanacak. Silah devrinin kapanacak olması yani PKK'nın kendini feshetmesi ve silahları teslim etmesi, bırakması, bir daha kimse eline silah almayacak anlamına gelmiyor. Ama PKK'nın devre dışı kaldığı bir yerde artık Türkiye'de Kürtler üzerinden silahlı bir şey yapmaya çalışacak bir hareketin çıkması belki imkânsız değil ama başarılı olması artık mümkün olmayacak.
Bir devir kapanıyor ve bu devir kapanınca da tabii ki o bahsettiğim iki uç da ellerindeki en önemli argümanları kaybetmiş oluyorlar. Öncelikle Türk milliyetçileri anlamında bakarsak devlete atfedilen o ululuk burada bir yerde tıkanıyor ve bu bir rahatsızlık veriyor. Yani, ‘‘devlet terör örgütünü yenemedi.’’ Her ne kadar yasada birtakım şeyler, sonuçta örgüt kendini feshediyor vesaire ama bakın, örgüt kendini feshediyor. Devlet örgütü feshetmedi. Devlet örgütün kendini feshettiğini tespit ediyor. Bu çok önemli bir ayrım. Diğer yanda Kürt milliyetçilerinin de en çok rahatsız olduğu husus tabii ki Öcalan'ın her türlü kültüralist arayıştan vazgeçmesi. Yani özerklik, federasyon gibi taleplerin olmaması, "demokratik entegrasyon" dediği bir çerçeveyi sadece Türkiye için değil diğer ülkelerdeki Kürtler için de önermesi. Bu da onları çok kızdırıyor. Ama şunu görmek lâzım: Bu barışın tesis edilmesi sonrasında eğer Türkiye bunu bir şekilde normal bir süreçle gerçekleştirirse Kürtlerin eşit vatandaşlığı konusunda çok önemli bir adım atılmış olacak ve ondan sonra Kürtler daha kendilerini mutlu, özgür hissedecekleri bir Türkiye'de yaşamaya başlayacaklar. Bu, Kürt milliyetçilerinin o büyük ufkuna göre zayıf kalabilir. Ama bugünün şartlarında, dünya şartlarında, bölge şartlarında bence Kürtler için çok büyük bir kazanım ve tüm Türkiye için de çok büyük kazanım olacak.
Türk milliyetçilerinin itirazlarını frenlemede Devlet Bahçeli çok etkili bir rol oynuyor. Kürt milliyetçilerinin itirazlarını frenlemede Abdullah Öcalan böyle bir rol oynayamıyor. Çünkü Kürt milliyetçilerinin çoğunun gözünde Öcalan devlet iş birlikçisi, ajan vesaire. Daha Kürt milliyetçi kimliğiyle bilinen birtakım aydınların, ki çoğu yurt dışında yaşıyor bunların, daha serinkanlı pozisyonlar almasıyla belki işler daha rahatlayabilir. Ama şunu da söylemek lâzım; Kürt milliyetçilerinin oranı, etkisi çok zayıf. Türkiye'deki Kürtler üzerinde özellikle çok çok zayıf. Genellikle yurt dışından yapılan, çok ciddi örgütlenmeleri olmayan kişiler bunlar. Ama tabii ki eleştirileri, itirazları, reddiyelerini ciddiye almak lâzım. Ve ciddiye alınması gereken bir diğer husus da iki ucun bu konuda el ele, kol kola olması. Bu bize çok şey öğretmeli. Bu da aslında bir yerde yapılanların ya da yapılmak istenenlerin hiç de yanlış olmadığını bize gösteriyor diye düşünüyorum.
Bugünün ithafı bir büyük sanatçımıza, Esin Afşar'a. Geçen Bilgesu Erenus'u anarken — hayatını kaybetti ve yayını ona ithaf ettik — orada Aydınlar Dilekçesi'ni 15 Mayıs 1984'te Cumhurbaşkanlığına götüren heyette Bilgesu Erenus da var demiştim. Orada Esin Afşar da vardı. Altı kişilik heyetteydi Esin Afşar da. Bizim hayatımızda çok önemli yeri var. Artık ben 64 oldum. Ama 60'lı yıllar, 70'li yıllar... Esin Afşar önce aranjmanlarla çıkardı. Kendisi piyano eğitimi almış Devlet Konservatuvarı'nda, diplomat kızı, büyük bilim insanı Oktay Sinanoğlu'yla kardeşler. Çok iyi eğitim alıyor, yabancı dil biliyor ama aynı zamanda oyunculuğu var, Devlet Tiyatroları'nda oynuyor. Hem çalıyor hem söylüyor, öyle diyelim. Aranjmanlar bir dönem Türkiye'nin müzik hayatına çok damga vuran bir şeydi. Radyolarda hep onu dinlerdik. Sonra televizyon olunca onu dinlemeye devam ettik. Nasıl söylenebilir? Türkçe sözlü hafif Batı müziği gibi adlandırılabilir. Sonra ama Esin Afşar'ın daha böyle halk türkülerinden esinlenen parçalar yaptığını gördük, tanık olduk. Onun da Ruhi Su etkisiyle olduğu söyleniyor. Çok güzel söylerdi ve Esin Afşar baktığımızda güzelliğiyle, kibarlığıyla hakikaten insanı çok etkileyen, hep iyi bir şeyler hatırlatan bir sanatçıydı. Çok sayıda sivil toplum kuruluşunda aktif olarak görev almış, kendini bu tür işlere adamış; çocuklar için, kadınlar için çalışmış. Bir diğer şeyi de çok net bir şekilde Atatürkçü kimliği olan birisiydi. İlk evliliği Kerim Afşar'la ki Kerim Afşar da Türk tiyatrosunda diyelim, filmlerde de oynamıştı ama apayrı bir efsanedir. Daha sonra Şener Aral'la evleniyor. Torunlarını da görüp 2011 yılında 75 yaşında aramızdan ayrıldı. Esin Afşar'a saygılarımı iletiyorum.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
08.08.2026 Prof. Mehmet Gürses ile söyleşi: Çerçeve yasa beklentileri karşılayabilecek mi?
08.08.2026 Türk ve Kürt milliyetçileri kol kola
07.08.2026 YENİ Parti süreç karşıtlarını hayal kırıklığına uğratıyor
06.08.2026 Çerçeve yasa referanduma götürülürse ne olur?
05.08.2026 1034 gün sonra Kılıçdaroğlu’nu canlı izlemek
04.08.2026 Anahtar "demokratik cumhuriyet"in kapısını açacak mı?
03.08.2026 YENİ Parti: Tek başına muhalefet
02.08.2026 CHP'den AKP'ye transferler sürüyor: Sorumlu kim? |
01.08.2026 Demirtaş olmadan olmaz
01.08.2026 Roj Girasun ile YENİ Parti, çerçeve yasa, DEM Parti ve Selahattin Demirtaş üzerine söyleşi
08.08.2026 Prof. Mehmet Gürses ile söyleşi: Çerçeve yasa beklentileri karşılayabilecek mi?
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı