Vatan Kitap eki
Dördüncü yıldönümünde Amerikan kamuoyunun Irak’ın işgaline, dolayısıyla George W. Bush yönetimine verdiği destek giderek azalıyor. Buna paralel olarak işgali içerden ve dışardan eleştiren, hatta daha ötesi yerin dibine batıranların sayısı da artıyor. Her geçen gün yeni bir makale, kitap ya da belgesel “Amerikan toplumunun vicdanı” olarak işgalle, dolayısıyla kendisiyle yüzleşiyor. Hatalar, günahlar, sorumluluklar itiraf ediliyor. Bu noktada sorulması gereken soru şu: Bu günah çıkarmalar, işgale destek azaldığı için mi artıyor, yoksa işgale destek bu günah çıkarmalar nedeniyle mi azalıyor. Tipik bir tavuk-yumurta ikilemi yani. Cevap zor.
Üç hayati gelişme, Amerikan toplumunda ontolojik bir kopuş yaşanmasına neden oldu:
1) Washington’un işgal için öne sürdüğü iki temel argümanın (Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu ve Saddam’ın El Kaide’ye destek verdiği iddiaları) tamamen asılsız ve hatta bilerek üretilmiş yalanlar olduğu ortaya çıktı.
2) Önce Irak’a, ardından Ortadoğu’ya dışardan, silah zoruyla demokrasi taşınamayacağı açığa çıktı. Hatta otoriter/totaliter rejimlerin yıkılmasıyla söz konusu ülkelerde atıl olarak bulunan çatışma potansiyellerinin tehlikeli bir şekilde hayatiyet kazanabileceği (bakınız Irak’taki iç savaş) anlaşıldı.
3) Saddam rejimin yıkmanın savaşın sonu değil başlangıcı olduğu belli oldu. Savaşın ne zaman biteceğini öngörebilmek mümkün değil ama ABD’nin burdan zaferle çıkmasının imkansız olduğu kesin.
Bu uzun girişin ardından önce kitaplara bir göz atalım. Daha topu topu dört yıl oldu ama Irak’ta görev yapmış değişik kademelerden çok sayıda farklı mesleklerden Amerikalı deneyimlerini kısmen eleştirel bir şekilde kaleme aldılar. Bunların üzerinde uzun boylu durmaya gerek yok. Michael R. Gordon (New York Times) ve emekli general Bernard E. Trainor’ın birlikte yazdıkları “Cobra II” ile Thomas E. Ricks’in (Washington Post) “Fiasco” adlı eserleri işgalin askeri ve siyasi öyküsünü en detaylı, sahici ve eleştirel anlatan kitaplar olarak kabul ediliyor. Bir de işgalin insani boyutlarını önceleyen gazeteci çalışmaları mevcut. Bunların tartışmasız en başarılısı New Yorker dergisi muhabiri George Packer’in “The Assassins' Gate: America in Iraq” isimli kitabı. Washington Post’un iki ayrı muhabiri, Anthony Shadid’in “Night Draws Near: Iraq's People in the Shadow of America's War” ile Rajiv Chandrasekaran’ın “Imperial Life in the Emerald City: Inside Iraq's Green Zone” adlı çalışmaları da övgüyü hak ediyor.
Ama ben belki de Irak’a hiç adım atmamış iki Amerikalı gazetecinin “Hubris” (Kibir) adlı kitaplarını daha fazla tavsiye ederim, özellikle meslektaşlarıma. Yazarlar tıpkı Packer gibi haftalık dergilerde çalışıyor. Guantanamo’daki tartışmalı Kuran’a hakaret haberinde imzası olan Michael Isikoff Newsweek’in, David Corn ise Amerikan solunun en köklü dergilerinden Nation’ın Washington bürolarında görev yapıyor. İkili “Hubris”de Bush ve etrafındaki Neo-con ekibin savaş fikrini nasıl geliştirdiklerini, kamuoyunun rızasını sağlamak için ne tezgahlar çevirdiklerini ve Amerikan büyük medyasını bu uğurda nasıl kullandıklarını ayrıntılı bir şekilde aktarıyorlar. Isikoff ve Corn’un eseri bu nedenle Amerikan medyasında bir iç hesaplaşmaya da kapı aralıyor.
Ama çok daha esaslı bir hesaplaşmayı bir kişi, tek başına, üstelik bir kitapla değil tek bir makaleyle yaptı. Paul Pillar ve onun Mart 2006’da “Foreign Affairs” dergisinde çıkan “Unheeded Intelligence” (Özenilmemiş İstihbarat) başlıklı yazısından söz ediyorum. “Hubris”de de övgüyle anılan Pillar 28 yıl CIA’de (Merkezi Haber Alma Teşkilatı) çalıştı. Irak Savaşı sırasında CIA’nin Ortadoğu ve terörizm konusundaki en önemli analizcisiydi. 2005’de emekliye ayrılan Pillar, Bush yönetiminin Irak’ı işgale, istihabri bilgi ve değerlendirmelerden hareketle gitmediğini; işgal kararının çok önceden alınmış olduğunu, CIA ve diğer istihbarat kurumlarından bu kararı doğrulayacak bilgi ve analizler bulmaları, olmazsa üretmeleri istendiğini yazınca kıyamet koptu. Halen Georgetown Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Pillar’ın bir konferansını izledim. Sorulan soruların büyük kısmına “Bu konuda konuşmam mümkün değil” diye cevap verdiğini ama yine de Bush yönetiminin ipliğini pazara çıkardığını hatırlıyorum.
Asker anıları
Bu yazı kaleme alındığı sırada ABD’nin Irak’ta kaybettiği askerlerin sayısı 3518’di. Amerikan ordusunun özellikle son aylarda aşırı ölçüde kayıplar vermesi kamuoyunun umutlarını daha da kırıyor. Ödenen bunca bedele rağmen Amerikan askerlerinin işgale karşı, örneğin bir Vietnam örneğinde olduğu gibi, güçlü bir şekilde karşı çıkmamalarının en temel gerekçesi profesyonel olmaları. Yani kimseye kolay kolay “beni niye ölüme gönderiyorsunuz?” diye soramıyorlar. Sözleşmeleri var, tek taraflı feshetme imkanları da pek yok. Kaldı ki askere gidenlerin çoğu “derin Amerika”dan gelen yoksul gençler. Kimi bir müddet para biriktirip hayata atılmak, kimi de üniversite eğitimini finanse etmek istiyor. Amerikan ordusunda göçmenlerin oranı da hayli yüksek. Bunların çoğu para dışında Amerikan vatandaşlığı kazanma hayalleri de kuruyorlar.
Son aylarda Irak’taki Amerikan askerlerinin deneyimlerini anlattıkları “sözlü tarih” kitaplarının sayısında belirgin bir artış gözleniyor. İşte birkaç örnek: Martha Raddatz’ın “The Long Road Home: A Story of War and Family” ; Trish Wood’un “What Was Asked of Us: An Oral History of the Iraq War by the Soldiers Who Fought”; Andrew Carrol’un “Operation Homecoming: Iraq, Afghanistan, and the Home Front in the Words of U.S. Troops and Their Families” adlı kitapları.
Bu kitaplarda yer yer öfke, eleştiri, acı, üzüntü, eleştiri de var ama savaş karşıtlığının ana tema olduğu asla söylenemez. ABD’nin Irak macerasının bir asker tarafından tepeden tırnağa ve alabildiğine radikal bir şekilde eleştirisini okumak istiyorsanız Joshua Key’in “The Deserter’s Tale”ini (Asker Kaçağının Öyküsü) salık veririm. Kitap, 2003 yılında yaklaşık 200 gün Irak’ta görev yaptıktan sonra, karısı ve dört çocuğuyla Kanada’ya kaçıp siyasi mülteci olan Key’in anlattıklarından hareketle Lawrence Hill tarafından kaleme alınmış.
Geçtiğimiz günlerde piyasaya çıkan kitapta Key, baskın yaptıkları evleri nasıl yağmaladıklarını; kadın, çocuk, akıl hastası, yaşlı demeden Iraklıları sudan gerekçelerle nasıl dövdüklerini, tutukladıklarını ve hatta öldürdüklerini anlatıyor. Bazı Amerikalı subayların Iraklı kadınlara tecavüz etmesine de tanık olan Key, hayatını değiştiren olayıysa şöyle anlatıyor:
“Ramadi’de devriye görevi yapıyorduk. Sabah saat 2’ydi. Sokak lambaları ve askeri araçların farları sayesinde herşeyi çok iyi görebiliyordum. Birden solumda, kanlı beyaz giysileri içinde kafaları kesilmiş dört Iraklının cesedini gördim. Delik deşik olmuş bir kamyonetin yanında yolda uzanmışlardı. Biraz sonra başka bir birlikten Amerikan askerleri geldi. İkisi kahkahalarla gülüyor ve Iraklıların kesik başlarına tekme atıyorlardı. Onlar için keyifli bir andı. Resmen futbol oynuyorlardı. Donup kaldım. Bir an için gözlerime inanamadım. Ama doğruydu. Bazen rüyalarımda vücutlarından kopmuş kafalar beni suçluyorlar. Bana, Amerikan ordusunun, ülkemin değerlerine ihanet ettiğini söylüyorlar. Evet kötülük saçan bir güç haline geldik ve maalesef ben de bunun bir parçasıydım.”
Key sözlerini şöyle sürdürüyor: “Yaptıklarımın sorumluluğunu üstleniyorum. Ama yaptıklarımızı yapmamızı emreden komtanlarımız daha fazla sorumlu. Önce ateş edip sonra soru sormamız konusunda komutanlarımızın örtülü onayı olması durumu daha da kötüleştiriyordu. Bir asker birini döver, hatta öldürürse, kendini tehdit altında hissettiğini söylemesi yeterliydi. Davranışlarımızın kontrol edecek herhangi bir merci olmadığı için askerler makineli tüfekle Iraklıların başlarını vücutlarından ayırabiliyor ve bunlarla oyun oynayabiliyorlardı.”
Key kitabını şöyle bitirmiş: “Amerikan ordusundan kaçtığım için asla özür dilemeyeceğim. Bir adaletsizlikten kaçtım ve yapılacak tek doğru şey de buydu. Sadece ve sadece tek bir özür borcum var, o da Irak halkınadır.”