Washington’a geldiğimde George W. Bush ikinci kez, yine kılpayı başkan seçilmişti ve şatafatlı bir yemin töreninin hazırlıkları yapılıyordu. Bush’un havasına diyecek yoktu. Ama iki yılda bütün havası kaçtı; karizması, itibarı, popülaritesi vs. diplere vurdu. Ve 7 Kasım 2006’daki ara seçimleriyle, tüm dünyaya dehşet saçan altı yıllık “Oğul Bush devri” kapanmış oldu.
Aslında Bush’un sonu ikinci kez yemin ettiği zaman başlamıştı. ABD’de her başkan ikinci kez seçildiğinde yakın çevresinde değişiklikler yapar, ama Bush’unkiler işlerin (tabii ki öncelikle Irak’ta) hiç de iyi gitmediğinin açık birer itirafıydı. Görünüşte bir tek Dışişleri Bakanı Colin Powell gitmişti kilit bakan olarak. Üstelik Powell, Bush’un “savaş kabinesi”nin bilinen tek “güvercin”iydi. Bu yüzden Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Savunma Bakanı Donald Rumsfeld başta olmak üzere yönetimdeki “şahin”lerin bir nevi günah keçisi haline gelmişti.
Powell güvercindi güvercin olmasına ama uçmayı da pek beceremiyordu, yani beceriksizdi. Bakanlığı sırasında ne Cheney ve Rumsfeld’le, ne de Neo-conlar’la (yeni-muhafazakârlar)(1) yeterince mücadele edemedi. Örneğin Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı tarihi konuşmada Saddam Hüseyin’in kitle imha silahlarına sahip olduğu ve El Kaide ile birlikte çalıştığı yalanlarını, kendisi de inanmamasına rağmen tüm dünyaya o anlattı.(2)
Ama Powell’dan çok Pentagon’un (Savunma Bakanlığı) iki ve üç numaralı isimlerinin, yani Paul Wolfowitz ile Douglas Feith’ın görevlerini bırakması Bush’un ikinci döneminde çok şeylerin değişeceğinin işaretiydi. Bu ikisi, Bush yönetimindeki en üst düzey Neo-conlardı ve “teröre karşı savaş” ve “Irak işgali” stratejilerini geliştiren esas isimlerdi. Wolfowitz’in yerine asker kökenli ve siyasi açıdan nötr bilinen Gordon England, Feith’ın yerine de eski Ankara Büyükelçisi Eric Edelman geldi. Edelman da “şahin” ama sanıldığının aksine Neo-con değil. Bir diğer etkili Neo-con, Cheney’in Özel Kalem Müdürü Lewis Scooter Libby de CIA ajanı Valerie Plame’in kimliğinin basına sızdırılması soruşturması kapsamında görevinden ayrılmak zorunda kaldı. Yeni dönemde yıldızı parlayan tek Neo-con, Bush’un BM Büyükelçisi olarak atadığı John Bolton oldu. Ancak Bolton da ılımlı bazı Cumhuriyetçi senatörlerin itirazı nedeniyle iki yıldır Senato’dan onay alamadı. Demokratların çoğunluğu ele geçirmesiyle de onanması iyice imkansızlaştı, yani her an gidebilir.
Kuşkusuz Bush yönetiminde orta ve alt düzeylerde hâlâ bazı Neo-conlar görev alıyor; Amerikan Girişimcilik Enstitüsü (American Enterprise Institute-AEI) başta olmak üzere bazı Neo-con think tank’ler (düşünce üretim kurumları) de faaliyetlerini sürdürüyorlar ama süngüleri iyice düşmüş durumda.
Neo-conlar nedir, ne değildir?
Irak işgali öncesi Amerikan ve Fransız basınından, en çok da internetten Neo-conlar hakkında çok şey okumuş ve aleyhlerine epey yazıp söylemiştim. Bu yüzden Washington’a gelir gelmez ilk işim Neo-conları daha yakından tanımaya çalışmak oldu. Bunun için Neo-conservatizmin amiral gemisi olan, mevsimlik National Interest’e ve Rupert Murdoch’ın parasıyla William Kristol’un çıkardığı haftalık “Weekly Standard”a abone oldum.
National Interset’te ilkin Francis Fukuyama ile Charles Krauthammer arasındaki polemikle karşılaştım. Fukuyama’yı biliyordum, Krauthammer’i de bu sayede tanımış oldum. "Tek kutuplu dünya", "demokratik realizm" gibi kavramların müellifi olan Krauthammer 22 yaşında tekerlekli sandalyeye mahkum olmuş. Tıp, ekonomi ve siyasal bilgiler dallarından diploması var. Haftada bir Washington Post'ta yazıyor ve Fox Haber Kanalı'nda yorum yapıyor. ABD Başkanı George W. Bush tarafından 2002'de Bioetik Kurulu'na atanan Krauthammer, bu polemikten yaklaşık bir yıl sonra, terör zanlılarına belli ölçülerde işkence yapılabileceğini savundu. Weekly Standard bu yazıyı simsiyah bir kapakla sundu.
Meğer bu polemik Fukuyama’nın neo-con safları terk etme hazırlığıymış. Zaten Irak’ın işgalini eleştirmeye başladığı ve ABD’nin tekyanlılığı terk edip uluslararası topluluğun rızasını alması gerektiğini söylediği andan itibaren Fukuyama neo-conlar tarafından dışlanmaya başlanmıştı. Neo-conlardan hıncını “America at the Crossroads: Democracy, Power, and the Neo-conservative Legacy” (Kavşaktaki Amerika: Demokrasi, İktidar ve Yeni Muhafazakâr Miras) başlıklı kitapla çıkarmaya çalışan Fukuyama, “American Interest” (Amerikan Çıkarı) adlı derginin çıkmasına da ön ayak oldu. Bu dergiyi kuşkusuz, 1989’da “Tarihin Sonu” makalesini de yayınlayan National Interest’e (Ulusal Çıkar) alternatif olarak tasarlamıştı. Ama kaderin garip cilvesi, Irving Kristol’ün (William’ın babası) 1985’de kurduğu dergi 20 yıl sonra, Neo-conların en nefret ettiği realist sağcıların eline geçti. Artık “Nixon Merkezi” tarafından çıkarılan derginin temel misyonlarından biri dış politikada neo-conlara atıp tutmak.
Washington’a geldikten sonra Neo-conları daha yakından tanımak için think tank’lerindeki faaliyetleri izlemeye başladım. Bir gün Hudson Enstitüsü’nde Irwin Stelzer’in derlediği “The Neo-con Reader” (3)(Neo-con Seçmeleri) kitabının tanıtım toplantısına gittim. En ünlü panelist William Kristol, en ünlü dinleyici de bizim “Karanlıklar Prensi” Richard Perle idi. Panelde topu topu 30-40 kişinin bulunması, neo-conservatizmin bir kitle hareketi olmadığını kanıtlıyordu.
Türkçede neo-conlar hakkında derli toplu ender çalışmalardan biri Gamze Erbil ve Ali Şimşek’in derlediği “Neo-Con: Yeni Muhafazakârlık” (Yeni Hayat Kütüphanesi, Haziran 2004). Bu kitapta hem neo-con hareketin “merkez üssü” sayılan “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi”nin (PNAC) ilkeler bildirgesini, hem de PNAC’ın insiyatifiyle Bill Clinton ve George W. Bush’a yollanan mektupları bulmak mümkün. Bu çalışmada, neo-con metinler kadar onları eleştiren beş yazıya da yer verilmiş. Yazarlar kitabın girişinde Türk okura neo-con hareketi hakkında doyurucu ve eleştirel bilgiler de veriyorlar.
Ama neo-conlar hakkında görüşlerimin netleşmesini esas olarak “L’Amérique Messianique” (Mesihci Amerika) başlıklı kitaba borçluyum. Neo-conların en fazla alay ve saldırı konusu olduğu Fransa’dan böylesine serinkanlı ve objektif bir eserin çıkmasına şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Le Monde gazetesi adına Washington’da görev yapan Alain Frachon ve Daniel Vernet’nin Eylül 2004’de çıkan kitabı hareketin hem tarihi, hem bugünü hakkında çok değerli bilgi ve analizler sunuyor. Yazarlar kitabı hazırlarken birçok neo-conla da görüşmüşler. Kitabı bana, bunlardan birinin, Hudson Enstitüsü’nde İslam programını yöneten Hillel Fradkin’in tavsiye etmiş olması, neo-conların da ortaya çıkan üründen memnun olduklarını gösteriyor.
Bugüne kadar okuyup tartıştıklarımdan şu sonuçları çıkarıyorum:
- Söz konusu olan, ilk tohumları 1930’lu yıllar New York’unda, çoğu Musevi ve Troçkist solcu gençler tarafından atılmış elitist bir düşünce akımı. Hareketin ideologları olarak filozof Leo Strauss (1899-1973), siyasetbilimci Albert Wohlstetter (1913-1987), tarihçi Irving Kristol (1920) sayılabilir.
- Neo-conlar hakkında sayısız komplo teorisi üretilmiş durumda ve bunlar hareketi sağlıklı bir şekilde anlayıp değerlendirmeyi imkansız kılıyor. Örneğin hareket sadece eski Troçkistler ve/veya sadece Musevilerden ibaretmiş gibi gösterilmeye çalışılıyor. Her ne kadar toplantılarında fazla Afrika ya da Latin Amerika kökenli Amerikalı görmemiş olsam da Neo-conlar arasında Musevi olmayan (özellikle Katolik) isimlerin olduğu biliniyor. Ayrıca İngiltere, Almanya, İspanya gibi ülkelerde de kendilerini neo-conlara yakın görenler mevcut.
- Özellikle Musevi kökenli Neo-conlar arasındaki karmaşık akrabalık bağları, evlilik ilişkileri (bunlarla ilgili internette sayısız yayın bulabilirsiniz) ortada bir çeteleşme (kabal) olduğu yorumlarına yol açıyor. Bu kabal’ın temel misyonunun da “İsrail’in bekası” olduğu söyleniyor. Öncelikle “İsrail’in bekası” sadece Neo-conların değil, büyük çoğunluğu Demokratlara oy veren ve Bush politikalarına karşı çıkan Amerikan Musevilerinin ortak kaygılarından biri. Neo-conlar için “İsrail sağının (özellikle de Binyamin Netanyahu çizgisinin) Amerikan uzantıları” değerlendirmesi daha akla yakın geliyor. Örneğin Douglas Feith’ın geçmişinde bunun açık izleri var. Ama yine de temkinli olmak, örneğin Wolfowitz’in Filistinlilerin haklarını da gözeten çıkışlar yapmış olduğunu unutmamak gerekiyor.
- Neo-conlar günümüzde Cumhuriyetçi Parti ile özdeşleşmiş durumdalar, ama Wolfowitz, Perle, Libby gibi isimler ilk siyasi deneyimlerini Demokratik Parti’den Daniel Patrick Moynihan (1927-2003), Henry “Scoop” Jackson (1912-1983) gibi siyasetçilerin yanında edinmişler. Hatta Perle kendisini hâlâ “Demokrat” olarak tanımlayabiliyor. Onları Cumhuriyetçi saflara çeken kişi Ronald Reagan olmuş. Reagan’dan bir ilahmış gibi söz ediyorlar.
- ABD’yi yöneten herkesin neo-con olduğu sanılıyor, mesela Bush’un değil neo-con, herhangi bir düşünce ekolüyle hiçbir ilgisi olmadığı ortada. Cheney ile Rumsfeld ise, neo-conlardan da yararlanan, ama esas olarak pragmatist isimler. Hatta Rumsfeld, Wolfowitz ve Feith gibi yardımcılarına rağmen, Irak işgalinin başından beri, William Kristol öncülüğündeki bir grup neo-con tarafından çok sert bir şekilde eleştirildi. Her iki taraf da Irak’ta “zafer kazanmadan çıkmak yok” diyordu, ama Kristol ve çevresi, zaferin, Rumsfeld’in ısrar ettiği gibi “az asker”le olmayacağını savundular ve işlerin her geçen gün sarpa sarmasını haklılıklarının kanıtı olarak gösterdiler. Rumsfeld’in istifasını, hatta Bush tarafından azlini isteyen neo-conlar, bunun seçimden bir gün sonraya kalmasıyla, üstelik yerine “realist” ekolün ağır toplarından Robert Gates’in gelmesiyle yine hayal kırıklığı yaşadılar.
- Bu noktada Condoleezza Rice’ın durumu daha ilginç. Birinci döneminde Bush’un Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak bir nevi eli-ayağı olan Condeleezza Rice, Baba Bush döneminde aynı görevi üstlenmiş olan Brent Scrowcroft’un yetiştirmesi olduğu için “realist” biliniyordu. Ama neo-conlarla hiçbir şekilde açık çatışmaya girmemesi, onun da öyle algılanmasına yol açtı. Fakat Bush’un ikinci döneminde Dışişleri Bakanı olarak daha etkili bir konuma gelen Rice, tekyanlı dış politika yerine çokyanlılığı öne çıkartarak; Avrupa başta olmak üzere tüm dünyada mekik dokuyarak; “kamu diplomasisi” denen olguya alabildiğine önem vererek, yani dünyayı ABD’ye boyun eğmeye değil de sevmeye çağırarak neo-conların yaratmış olduğu “kibirli, hoyrat tek süper güç” imajını aşındırmaya başladı. Rice’ın Cheney-Rumsfeld ikilisiyle anlaşamadığı söyleniyordu, kendisi gibi Scrowcroft ekolünden olan Gates’in Pentagon’un başına geçmesiyle artık daha da güçleneceği ve dış politikaya iyice hakim olacağı yorumları yapılıyor.
- Son olarak 11 Eylül’ün hemen ardından “önleyici savaş” (preemptive war) kavramını devreye sokan, en önemlisi global teröre karşı “mücadele” değil de “savaş” ilan eden neo-con destekli Bush çok sayıda “sol ve/veya liberal” bilinen kişi ve çevreyi de peşinde sürüklemişti. Örneğin Brookings Enstitüsü gibi think-tank’ler, Paul Berman, Peter Beinart gibi neo-liberal aydınlar, Joe Liberman, Hillary Clinton gibi Demokrat siyasetçiler...
Neo-conların Türkiye aşkı ve AKP nefreti
11 Eylül 2001 saldırılarını gerçekleştiren 19 Arap gencinin genellikle orta sınıflardan geliyor olması, yani alışıldık “terörist profili”ne uymaması neo-conları global teröre karşı radikal stratejiler geliştirmeye sevk etti. Sonuçta İslam dünyasını, Müslümanları ve hatta İslam dinini reforme etmekten başka bir çare olmadığı noktasına vardılar. Bizde “ılımlı İslam” olarak bilinen bu yaklaşımda Türkiye’ye de belli bir önem atfedildi.
Zaten Neo-conların önde gelen isimleri Türkiye’yi yakından bilir ve genellikle severler. Gönüllerinde tüm İslam dünyasının Türkiye gibi olması vardır, ama özellikle Arap dünyasının Türkiye’yi bir “model” olarak kabullenmesinin imkansız olduğunu da bilirler. Neo-conların İslam dünyasına bakışını büyük ölçüde Princeton’lı İngiliz tarihçi Bernard Lewis şekillendirmiştir; onların büyük kısmına Türkiye ve Atatürk aşkı aşılayanın da Lewis olduğunu söyleyebiliriz.
AKP’nin Kasım 2002 seçimlerinden tek başına iktidarla çıkması Neo-conları şaşırtmadı. Onların Türkiye’ye yönelik ilgilerini başlangıçta sarstı ama kısa zamanda bu gelişmenin kafalarındaki Ortadoğu ve İslam dünyası için yeni fırsatlar açmış olabileceğini düşündüler. Çünkü en hayati soru “İslam ile demokrasi bağdaşır mı?”dan “İslamcı hareketler demokratikleşebilir mi?”ye doğru evrilmişti ve bu nedenle AKP kullanışlı bir örnek olabilirdi. Neo-conlar, yakından tanıdıkları ve ilişki içinde oldukları Türk ordusunun, laiklik iddiasıyla siyaset alanını iyice daraltmasının AKP’yi dünya çapında meşruiyet arayışına iteceğini çok iyi biliyorlardı. Diğer bir deyişle AKP’yi himayeleri altına alabilir ve bu sayede hem bu partiyi, hem de onun yönettiği Türkiye’yi Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesinde kullanabilirlerdi.
Wolfowitz seçimin üzerinden daha bir ay geçmeden Türkiye’ye geldi ve AKP’lilerle Irak pazarlığına oturdu. Bu görüşmede AKP’nin yasaklı lideri Recep Tayyip Erdoğan’a Başkan Bush’un Beyaz Saray’da kendisini ağırlamak için sabırsızlandığı müjdesi verildi. Nitekim Erdoğan, AB’nin tarihi Kopenhag Zirvesi öncesi Washington’a uçtu. Daha milletvekili bile olmamasına rağmen “kırmızı halılar”la ağırlandı. Başbakan olduktan sonraysa bir daha aynı ilgiyi göremedi.
Wolfowitz Ankara’ya gelmeden önce, 2 Aralık 2002’de Londra’da Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nde bir konuşma yaptı. İşte ordan, Cengiz Çandar’ın çevirisiyle uzun bir alıntı: "Türkiye'nin son seçimi, bazılarınca 'siyasi deprem' olarak nitelendi ve bunun Türkiye'nin siyasi fotoğrafını dönüştürdüğüne hiç şüphe yoktur... En ziyadesiyle Müslüman kimliğiyle tanınan Ak Parti, Türkiye'nin kaderinin Avrupa'da yattığına inandığını kuvvetle ilan etmiştir. Türk demokrasinin temeli olan din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını sürekli olarak belirtmiştir. Açıkladığı pozisyonlarını sürdürürse, bu partiden, Avrupa'daki ve dünyanın çeşitli bölgelerindeki dini inanç ile hoşgörüyü birarada barındıran; dini özgürlük ve devlet ile din işlerinin birbirinden ayrılmasını aynı zamanda savunan dini kökenli partilerden daha fazla korkmak için hiçbir sebep yoktur. Modern Türkiye, ılımlı bir sistemin İslam ile gerçekten uyumlu olabileceğini göstermektedir. Atatürk bir zamanlar bir Müslüman anlayışı şu sözlerle dile getirmiştir: İslam ahlak demektir.* İslam'ın ahlak ilkeleri ve değerlerini ön planda tutarak, dinin devlet işlerinden ayrılması, kişisel iman ile tümüyle uyan böylesine bir ayrılma pekala mümkündür.”
Wolfowitz 4 Aralık’ta Ankara’dan ayrılırken de şöyle konuştu: "Karşılaştığımız tavır çok yüreklendiriciydi. Sürpriz sayılmayabilirdi ama çok yüreklendiriciydi ve bu hükümet için en azından Türk-Amerikan ortaklığı ve ittifakı fikrine ilişkin bundan önceki hükümetten de çok daha fazla yükümlülük altına girme niyetinde olduğunu gördük. Bizimle birlikte olacaklarını çok açık ve güçlü ifadelerle beyan ettiler."
Sonra Erdoğan 11 Aralık’ta Beyaz Saray’da Bush tarafından kabul edildi. Çandar, Yeni Şafak’taki köşesinde iki liderin görüşmesini “Tarafların arasındaki 'elektrik' iyiydi; 'vücut kimyaları' uyuşuyordu. Gerek Erdoğan'da, gerekse Bush'da adeta doğuştan gelen bir 'politikacı mayası' bulunduğunu sezmek mümkündü” diye özetlemişti. Ama 1 Mart 2003’de TBMM’nin tezkereyi kabul etmemesiyle bu uyum yok olup gitti. 4 Temmuz 2003’de Amerikan askerlerinin Irak’ın Süleymaniye şehrinde Türk Özel Kuvvetler askerlerinin başına çuval geçirmesiyle de iş çığrından çıktı.
Her ne kadar Wolfowitz CNN-Türk’e verdiği röportajda en çok TSK’yı hedef almışsa da, özellikle 2005 yılı başından itibaren bir grup Neo-con Türk-Amerikan ilişkilerinin rayından çıkmasından esas olarak AKP hükümetini sorumlu tutmaya başladılar. Neo-conların AKP aleyhtarlığı, süreç içerisinde, ikili ilişkileri tartışmadan çıkıp Türkiye’nin içişlerine karışmaya kadar vardı. Artık yazacak doğru dürüst yayın organları da kalmamış olan bazı alt düzey Neo-con şahsiyetler, az satan-itibarsız bazı gazete ve dergilerde, internet sitelerinde AKP’nin takiye yaptığını, fırsatını bulduğunda Türkiye’ye şeriat getireceğini yazmaya başladılar.
Başlangıçta Türk medyasının ilgisini çeken bu yorumlar zamanla etkisini yitirdi, ancak yine de bu olayların öznelerine, söylediklerine ve ilişkilerine yakından bakmakta yarar olabilir. Şurası kesin: Türkiye’de birileri, ülkedeki laiklik tartışmasında laikçi kesimlerin dile getirdiği her türlü iddia ve söylentiyi anında çevirip Washington’daki bazı Neo-conlara yolluyorlar, onlar da bunlardan hareketle birbirinin kopyası haber/yorumlar kaleme alıyorlar.
Bunun nasıl bir çark olduğunu anlamak için Michael Rubin’in 19 Aralık 2005 tarihinde Radikal’de Türkçe çevrisi yayınlanan “Büyükelçinin Zor Görevi” (4) başlıklı yazısına bakalım. Türkiye’nin laikliğinin geleceğinden endişelenen Rubin birden şu örneği veriyor: “Erdoğan'ın bağımsız yargıya karşı beslediği istihfaf artık maalesef bir istisna olmaktan çıkıp kurala dönüştü. Örneğin Kentbank davasında hükümetin siyasi bir rakibinin varlıklarına yasadışı olarak el koyduğunu ve bunları sattığını söyleyen yüksek mahkemenin çeşitli kararları, Erdoğan hükümeti tarafından yok sayıldı. Hükümeti aleyhinde verilen bu türden mahkeme kararlarına kızan Erdoğan, hâkimlerin emeklilik yaşını düşürmek üzere harekete geçti; bundan amacı 9 bin profesyonel devlet memurunun 4 bininin işine son verip bunların yerine AKP destekçilerini getirmekti.” (5) Frank Gaffney de 27 Eylül 2005 tarihinde Washington Times’ta çıkan “İslamcı Türkiye’ye Hayır” başlıklı yazısında ne ilgisi varsa yine bankacılık sistemindeki düzenlemelerden ve uygulanmayan Danıştay kararlarından söz etmişti.
Saldırıların iyice tırmanması üzerine Erdoğan’ın “veri danışmanı” Cüneyt Zapsu ile AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli Washington’a gelip 7 Nisan 2006 günü AEI’de önde gelen Neo-conlarla ilişkileri düzeltmek istediler. Bu karar yanlıştı. Çünkü AEI, Irak işgalinin planlandığı kurumlardan biri olarak dünya çapında hiç de saygın bir yere sahip değildi. Bu toplantıya katılıp da AKP'lileri, hükümeti ve buna bağlı olarak Türkiye'yi eleştiren neo-conlar, kendi ülkelerinde de giderek etkisizleşiyorlardı. Kısacası AKP’lilerin bu kişiler tarafından sevilmemeyi ya da eleştirilmeyi çok fazla dert edinmeleri gereksizdi. Hatta bunu olumlu bir olgu olarak kullanabilirlerdi. Tam tersine ayaklarına kadar gidip “barışalım” demelerinin ne bir anlamı, ne de işlevi vardı. Üstelik Zapsu çok vahim bir stratejik hata yaptı ve toplantıyı basına açtı. Bu nedenle onun “Erdoğan dürüst birisidir, kendi inançlarında samimi biridir. Lütfen bu kişiden yararlanmaya çalışın. Çünkü bu kişinin çok geniş bir itibarı var. Çünkü Erdoğan hem inançlı biri, hem de Batı tipi demokrasiyi benimsiyor. Devirmeye çalışmak yerine, delikten aşağıya süpürmek yerine onu kullanın. Zaten bugüne baktığımızda ortada AKP’ye herhangi bir alternatif de yok” sözleri günlerce tartışıldı ve hafızalara kazındı.
Zapsu’nun Richard Perle’ü tanık göstererek medyaya iftira atması da bir işine yaramadı. Kaldı ki, resmedilmeye çalışıldığı gibi bu tartışmada üstün olan taraf Amerikalılar, ezik olanlarsa AKP'liler (dolayısıyla Türkler) değildi. Başkan Yardımcısı Dick Cheney'in ofisinden David Wurmser'in "PKK'nın Kuzey Irak'tan yönetildiğine dair kantınız var mı?" diye köpürmesi; Pentagon'dan Harold Rhode'un "Hayır PKK'yla görüşmüyoruz" diye parlaması; Alan Makovsky'nin dizginleyemediği öfkesi; neo-conlarla ilgili okuduğum birçok metinde karşıma çıkan William Luti'nin ağzını bıçak bile açmaması ve tabii ki AKP'ye karşı neo-con cihadın öncülerinden Michael Rubin'in, AEI çalışanı olmasına rağmen toplantıya katılmaması (halbuki Zapsu, Rubin'in kendisini BİM şirketi üzerinden para aklamakla suçladığı makalesine cevabını yazılı olarak hazırlamıştı) hep Türkiye için iyiye işaretlerdi.
Neo-conlar AKP’ye karşı cihatlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Örneğin Güvenlik Politikaları Merkezi ile Hudson Enstitüsü’nin 23 Haziran 2006 günü “Türkiye nereye?” başlıklı bir toplantı düzenleyeceği ve “AKP’nin politikaları laik ve demokratik Türkiye ile uyumlu mu?” sorusunun “evet” ve “hayır” diyen kişilerce tartışılacağı günler öncesinden duyuruldu. Büyük bir heyecanla Hudson Enstitüsü’ne gittik ve karşımıza Alex Alexiev adında, Soğuk Savaş döneminde yoğun olarak çalışmış Bulgar asıllı emekli bir eski araştırmacı çıktı. Oturumu yöneten Frank Gaffney ve öğleden sonra sıra alacak olan Michael Rubin’in defalarca yazıp çizdiği iddiaları sıralayan (tabii ki uzun uzun el konulan bankalardan da söz eden) Alexiev’i “Türkiye uzmanı” olarak tanıttılar ama kendisine örneğin “Fethullah Gülen cemaati hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sorduğumda “Çok etkili olduğunu duydum ama fazla bilgim yok” cevabını verdi.
Artık Kongre’de Demokratlar çoğunluğu kazandığına göre alt düzey bazı Neo-conlar yazıp çizerek, bu tür toplantılar düzenleyerek Türkiye’ye ve AKP’ye daha fazla şantaj yapamayacağa benziyorlar. Yapsalar bile kimse onları fazla ciddiye almayacaktır. Ne var ki, ne Türkiye’nin, ne de AKP hükümetinin Demokratlarla aralarında çok ciddi bağları, köprülerü yok. Üstelik Demokratların seçim zaferinin Türkiye’nin aleyhine sonuçlar doğuracağına inananların sayısı da hayli fazla.
Kuşkusuz ilk olarak, yıllardır Demokles’in kılıcı gibi sallanan “Ermeni Soykırımı Tasarısı”nın Kongre’den geçme ihtimalinin artık iyice arttığı ileri sürülüyor. Ardından Demokratların Kürtlere (öncelikle Irak’ta, ardından Türkiye’de) çok daha sıcak yaklaşacakları söylenip buradan hareketle bazı kâbus senaryoları çiziliyor. ABD’deki yeni dönemi ve bunun Türk-Amerikan ilişkilerine muhtemel etkilerini bir sonraki yazıda tartışacağız.
*Washington’a gitmeden verdiğim “Birikim’e oradan yazarım” sözünü böylece, gecikmeli de olsa yerine getirmiş oluyorum. Bush aracılığıyla da olsa, yıllar sonra Birikim’le hasret gidermek gerçekten güzel bir duygu. Bu yazılarda, sadece Bush’un adım adım bir enkaza dönüşmesinin öyküsünü değil, bu süreci yerinden ve yakından gözlemenin keyfini de anlatmak istiyorum. Bir başka amacım, Vatan Gazetesi adına ABD’de geçirdiğim iki yılın hızlı bir muhasebesini yapmak, bunu yaparken de Washington’da yabancı gazeteci olmayı sorgulamak.
(1) Cheney, Rumsfeld ve Condoleezza Rice gibi isimler, ilerde ayrıntılı bir şekilde tartışacağımız gibi, sanıldığının aksine Neo-con değiller.
(2) Powell nihayet uçmayı öğrendi! Bush’tan ve ayağını kaydıran şahinlerden intikamını geç de olsa alıyor. Önce Özel Kalem Müdürü Albay Larry Wilkerson medyada geçmişle ilgili bazı sırları paylaştı ve Bush yönetimine çok radikal eleştiriler yöneltti. Ardından Bakanlığın iki numarası Richard Armitage, büyük medyaya işgal öncesi ve işgal dönemi hakkında hayati bilgiler sızdırdı. Ve nihayet Powell’ın kendisi ortaya çıktı ve hem kendisini, hem Bush yönetimini eleştirdi. Washington Post yazarı Karen de Young’un kaleme aldığı “Soldier” (Asker) adlı Powell biyografisinde yakın dönemin çok önemli olaylarına ışık tutuluyor. Örneğin Rumsfeld, Türkiye’yi ikna için sağ kolu Paul Wolfowitz’i Ankara’ya gönderirken Powell’ın da onu dengelemek için yanına kendi yardımcısı Marc Grossman’ı kattığını kitaptan öğreniyoruz.
(3) 2004’de çıkan bu kitapta Irving Kristol, William Kristol, Robert Kagan, David Brooks, Max Boot, Joshua Muravchik gibi isimlerin, çoğu kendilerine yöneltilen eleştiri ve suçlamaları cevaplama amacıyla kaleme alınmış metinleri yer alıyor. Kitapta İngiltere Başbakanı (solcu bildiğimiz) Tony Blair’in Kosova sorunu üzerine yaptığı “Uluslararası Topluluk Öğretisi” başlıklı konuşmanın da bulunması özellikle dikkat çekici. * İnanmayabilirsiniz ama Wolfowitz bu sözleri Türkçe söyledi.
(4) Bu yazıda Rubin “1 Aralık tarihinde Washington, Ross L. Wilson'ı Ankara'ya büyükelçi olarak atadı. Eski Bakü Büyükelçisi ve bir kariyer diplomatı olarak Wilson söz konusu görev için biçilmiş kaftan” diye yazmıştı, ama bir süre sonra Wilson’ı AKP’ye karşı tavizkâr gördüğünden “kokteyl büyükelçisi” ilan etti. Büyükelçi 4 Ekim 2006’da Washington’da biz Türk gazetecilere Türkiye’de laikliği tehdit altında görmediğini söyleyince “Wilson istifa etmeli. Son 'sınır ihlali'nin ardından, işini yapması için gereken güveni tesis edemez. ABD-Türkiye ilişkileri daha iyisini hak ediyor” diye yazmaktan çekinmedi.
(5) “En genç Neo-con” olarak ünlenen eski Pentagon danışmanı, AEI’de görevli Rubin, Ankara’daki bir danışmanlık/lobi şirketi aracılığıyla İstanbul’da Vatan’a binasına geldi ve kendisiyle uzun bir sohbet ettik. Washington’a geldiğimde de görüştük, hatta kendisiyle röportaj da yaptım. Daha sonra bir yazımda kendisinin ve diğer Neo-conların aslında lobicilik yaptıklarını yazdığım için beni “kara liste”ye aldığını öğrendim. Org. Yaşar Büyükanıt Kara Kuvvetleri Komutanı olarak Washington’a geldiğinde AEI’de “off-the record” bir konuşma yaptı. Rubin’in düzenlediği toplantıya Washington’daki bazı Türk gazeteciler de çağrıldı, tabii ki ben hariç.