ABD’de bir devir kapanırken/2 Demokratların seçim zaferinin ardından Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceği

16.01.2007 Birikim

    Türk-Amerikan ilişkileri ne zamandır iki konuya sabitlenmiş durumda: 1) Amerikan Kongresi’nden “Ermeni Soykırımı Tasarısı”nın geçme ihtimali; 2) PKK’nın Kuzey Irak’taki varlığını ortadan kaldırmaya yönelik olarak, bu ülkeyi ne zamandır işgal altında tutan ABD’nin elle tutulur adımlar atmaması.

“Ermeni Tasarısı” konusu her yıl, 24 Nisan yaklaştığında kızışır, bir süre devam eder ve bir sonraki seneye kadar sönüşe geçer. PKK sorunuysa her zaman gündemdedir. Türkiye’ye giden veya ABD’de Türkiye üzerine bir şey söyleyen her Amerikalı yetkiliye PKK sorulur ve hep aynı cevaplar alınır.(1)

Bir yanda diasporanın mali yardımlarını Kongre’den tasarıyı geçirmek için kullandığını söyleyen irili ufaklı Ermeni kuruluşu ve onlarla birlikte hareket eden lobi şirketleri; karşılarındaysa, onlar kadar güçlü olmasalar da Türk kuruluşları ve tasarının geçmesini engellemek için Ankara tarafından tutulmuş lobiciler.

Yıllardır durum değişmiyor: Taraflar birbirlerinin büyükelçilikleri önünde yürüyüşler; Kongre’de kiraladıkları salonlarda toplantılar düzenliyorlar. “Bu sefer geçme şansı daha yüksek” deniyor. Kongre’de yeterli çoğunluk hazır bekliyor ama Başkan “Türkiye ile aramız bozulmasın” diye Temsilciler Meclisi Başkanı’na rica ediyor ve tasarı rafa kaldırılıyor.

Kimilerine göre 2007, o da olmazsa 2008’de tasarı kesin geçecek. Bu kişiler, Kongre’de çoğunluğun Demokratlar’a geçmiş ve Temsilciler Meclisi Başkanlığına da Ermeni davasının açık savunucularından Kaliforniyalı Nancy Pelosi’nin gelmiş olmasından hareket ediyor, 2008’de hem başkanlık, hem Kongre seçimlerinin yapılacağını hatırlatıyor ve Demokratların Ermeni oylarını riske atmamak için mutlaka tasarıyı geçireceğini ileri sürüyorlar. Bush son dakikada engellemeye çalışsa da, Demokratların onu dinlemeyeceğini düşünüyorlar. (Halbuki Bill Clinton, zamanında tasarının geçmemesi için Cumhuriyetçileri ikna edebilmişti.)

Soykırım sektörü iş başında

İşte sırf bu yüzden, dünya bayram ederken, Türkiye ara seçimlerden Demokratların zaferle çıkmasına sevinmedi. Halbuki Ermeni Tasarısı’nın geçmesi o kadar da kolay değil. Öncelikle şunu belirtmek lazım: Ermeni sorunu ABD’de devasa bir sektör oluşturmuş durumda. Örneğin Türkiye yıllardır lobi şirketlerine milyonlarca dolar akıtıyor ve onlar da esas olarak, hatta büyük ölçüde sadece Ermeni tasarısını engellemekle uğraşıyorlar. Tasarının geçmesi durumunda Türkiye’nin lobi bütçesini ve daha önemlisi lobi şirketlerini gözden geçireceği kesin. Benzer bir durum Ermeni kesim için de geçerli. Orda da tasarının geçmesi durumunda bir dizi kurum ve lobici işsiz kalacak demektir. Bu tasarı konusunun, sırf bu sektörden yıllarca nemalanan kişi ve çevreler tarafından alabildiğine abartıldığını, hem Ermeniler hem Kürtler için bir ölüm-kalım meselesiymiş gibi pazarlandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. (2) Dolayısıyla aynı çevrelerin bu oyunu daha uzun bir süre oynayabilmek için ellerinden geleni yapacaklarını öngörebiliriz.

Musevi lobilerinin rolü

Tam bu noktada ABD’deki Musevi kuruluşlarıyla Türkiye’nin ilişkilerine geçebiliriz. Komplo teorilerine fazlasıyla meraklı insanlarımız, iktidara oynayan veya iktidardaki Türk siyasetçilerin her vesileyle Musevi lobisiyle görüşmelerini, “derin dünya devleti” ile pazarlık gibi görüyor ve gösteriyorlar. Halbuki bu görüşmelerde ağırlıklı olarak Ermeni tasarısı konuşulur, Musevi lobisinin desteğine karşılık olarak ise İsrail’le ilişkilerin daha da geliştirileceği vaat edilir. (3)

Ancak AKP iktidarıyla birlikte Musevi lobisiyle ilişkilerde belli sorunların doğduğu da bir gerçek. Bunun birinci nedeni kuşkusuz 1 Mart 2003’de TBMM’nin tezkereyi reddetmesiyle Türk-Amerikan ilişkilerinin içine girdiği kriz. AKP hükümetinin her vesileyle alenen Filistinlilerden yana tavır alması, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın İsrail’i “devlet terörü”ne başvurmakla suçlaması ve nihayet HAMAS lideri Halid Meşal’in seçimlerin hemen ardından Ankara’yı ziyaret etmesi İsrail’i olduğu kadar, hatta belki de daha çok, Amerikan Musevi kuruluşlarını öfkelendirdi. Ve akıllarına ilk gelen Ermeni tasarısı kartına sarılmak oldu.

Özellikle 2005, Musevilerin Türkiye’den desteklerini çekme ihtimalinin en kuvvetli olduğu yıldı. (4) Kimse açıkça söylemedi ama el altından çok şantaj yaptılar. Sonuçta tasarının geçmemesi üzerine iki olasılık ortaya çıktı: Ya Musevi lobisi son dakikada yine Türkiye’den yana tavır almıştı ya da tasarının akıbetinde Museviler sanıldığı kadar etkili değillerdi. (5)

Musevi lobisinin Türkiye’yi Ermeni tasarısı kozuyla bir nevi esir almış olması üzerine devletin farklı mekanizmalarında, farklı düzeylerde görev yapan çok sayıda kişiyle sohbet etme imkanım oldu. Ermeni iddialarıyla mücadeleyi en öncelikli konulardan biri olarak benimsemiş bu kişilerin çoğunun, “geçecekse geçsin de şu ipotekten kurtulalım” şeklinde özetlenebilecek yaklaşımlara sahip olduklarını gördüm. Bu kişiler, Türkiye başından beri İsrail'in İslam dünyası içindeki en güvenilir, sağlam dostu olduğunu; en zor zamanlarda ona omuz verdiğini, soluk almasına yardımcı olduğunu hatırlatıyor ve “Musevilerin ve İsrail'in Türkiye'yi kaybetme gibi bir lüksü yok” diye konuşuyorlar.

Akıllara Ömer Seyfettin'in "Diyet" öyküsünde kolunu kesen demirci Koca Ali geliyor. Türkiye, o çok sözü edilen “haysiyetli dış politika”nın icabını yerine getirip, "tamam, size muhtaç değilim, ne olursa olsun!" derse Türkiye-İsrail ilişkileri de daha sağlıklı bir rotada ilerleyebilir.(6)

Washington’un Irak’ta Türkiye’ye ihtiyacı var mı?

ABD’de iki büyük partinin birbirlerine çok benzedikleri doğrudur, ama aralarında birçok temel konuda, dünyanın ve dolayısıyla Türkiye’nin kaderini doğrudan etkileyebilecek ciddi yaklaşım farkları bulunduğu da açıktır. Basit bir örnek verecek olursak Baba Bush’tan sonra Demokrat Clinton’ın sekiz yıllık başkanlık dönemi İslam dünyasına ilaç gibi gelmişti. Öyle ki Filistinliler Monica Lewinsky olayını “MOSSAD komplosu” bile ilan etmişlerdi. Aynı Clinton’ın deprem sırasında Türk halkına yaptığı jestin binde birini, oğul Bush, değil tsunami mağduru Endonezyalılardan, Katrina mağduru kendi vatandaşlarından bile esirgedi.

Şahsen Demokratların seçim zaferine çok sevindim. Hem Bush’a onca küfür edip hem de ABD’de yeni bir dönemi başlatan bu gelişmeye burun kıvıranları da anlayamıyorum. “Tamam, dünya için hayırlı olabilir ama biz Türkiye’nin çıkarlarına bakarız” diyen çok üst düzey yetkiliyle karşılaştım. Sorduğunuzda, yukarda tartıştığımız Ermeni Tasarısı dışında, Irak’ta Kürt devletinin ilan edilme şansının arttığını, PKK’nın iyice şımaracağını, Türkiye’nin insan hakları konusunda daha fazla sıkıştırılacağını söylüyorlar. Ben de onlara dilim döndüğünce, Kongre’nin insan hakları konusunda daha duyarlı olmasının pekala mümkün olduğunu ve bunun hiç de fena bir şey olmayacağını anlatmaya çalışıyorum.

Bu neyse de “Demokratlar 2008 seçimlerine kadar Irak sorununda belirgin düzelmeler kaydetmek isteyeceklerdir. Bu nedenle Türkiye’yi de yanlarında görmek, en azından karşılarında görmemek isteyeceklerdir” dediğinizde hiç akıllarına yatmıyor. Onlar bazı Demokrat senatörlerin, yine Demokratlara yakın bazı uzmanlardan yararlanarak Irak’ın üçe bölünmesini savunmalarına kafayı takmış durumdalar. Halbuki gerek seçim öncesinde, gerekse ardından çok sayıda etkili Demokrat şahsiyet, Irak’ta Türkiye’nin hassasiyetlerine dikkat edilmesi gerektiğine vurgu yaptılar. Örneğin Howard Dean Fox Tv’de aynen şöyle konuştu: “Başkan, bizi Irak’a sokarken ne yaptığı konusunda en ufak bir fikri yoktu. Dolayısıyla, ne olursa olsun bu işin sonu kötü olacak. Olabilecek en kötü şey, ki bu pekala mümkün, Türk birliklerinin Kürdistan’a girmesidir. Çünkü Kürtler, Türkiye’nin doğusunda terörist şiddet uyguluyor ve terörist örgüt PKK, şimdi Kürdistan’da üslenmiş durumda. Bu çok ciddi bir sorun. Irak’a girmeseydik, bu ciddi sorun olmayacaktı. Türkiye en önemli müttefiklerimizden biri. Bu savaşın öngörülmeyen binbir çeşit sonucu var.”

Muhtemel bir Demokrat iktidarında Dışişleri Bakanlığı için adı geçen Richard Holbrooke, ısrarla ABD’nin Türkiye ile iyi geçinmesini savunuyor. Örneğin bir an önce Irak’ın komşularını kapsayacak bir bölgesel konferans önerdi. Holbrooke’un Amerikan askerlerinin Kuzey Irak’a çekilmesi yolundaki önerisiyse bizzat Başbakan Erdoğan tarafından “kabul edilemez” bulunmuştu. Çünkü bunun, Türkiye’yi muhtemel bir askeri operasyondan caydırmak için önerildiğini düşünmüştü. Fakat daha sonra ikili New York’ta bir araya geldi ve Holbrooke Erdoğan’a “Türkiye’nin rızası alınmak kaydıyla demiştim” diyerek bir düzeltme yaptı. Erdoğan ise Holbrooke’un “Asker Kuzey’e çekilsin, çünkü orası güvenli” şeklindeki yaklaşımın yanlış olduğunu, PKK’nın varlığının Kuzey Irak’ı “güvensiz” yaptığını söyledi.

Demokratların Cumhuriyetçilere kıyasla PKK’ya daha sıcak yaklaştıkları konusundaysa açıkçası elimizde fazla somut kanıt yok. Hatta tam tersine, Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye Clinton döneminde teslim edilmiş olduğunu akıldan çıkarmamak iyi olabilir. Demokratların Irak Çalışma Grubu’nun (IÇG) raporuna genel olarak destek verdiği düşünülürse, Ankara’nın “yoksa Amerikalılar Irak’ı bölecek mi?” kaygılarının bir ölçüde giderilmiş olduğunu düşünebiliriz. Nitekim Irak Kürtleri, “birleşik bir Irak”a yaptığı aşırı vurgu, Kerkük referandumunun ertelenmesi önerisi ve birçok kez Türkmenlerden söz etmesi nedeniyle rapora karşı tavır aldılar. Ankara ise tam da aynı gerekçelerle rapora destek verdi. Dolayısıyla Irak nedeniyle Ankara ile yeni Amerikan Kongresi arasında belli bir diyalog ve anlayış zemininin oluşmakta olduğunu söyleyebiliriz.

Bunun mekanizmalarını tartışmadan önce bir noktanın altını çizmekte yarar var: Türkiye Irak’a yalnızca kendi kırmızı çizgilerinin perspektifinden bakıyor ve bunların tüm muhatapları tarafından da benimsenmesini, en azından anlayışla karşılanmasını bekliyor. Böyle bir şey tabii ki mümkün değil. Daha önemlisi Türkiye’nin kırmızı çizgileri bölgenin altüst olan dengeleriyle iyice anlamsız ve geçersiz kaldılar. Örneğin Celal Talabani’nin Cumhurbaşkanı olmasını Kürtlerin Irak’ın bir parçası olduğunun ve böyle kalacağının bir sembolü olarak görüp sahiplenmek yerine, Kürtlerin Irak’ta alabildiğine güçlenmesinin kanıtı olarak algılayıp kabule bile yanaşmıyor. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in davet etmediği Talabani, yine kalabalık bir Kürt nüfusa sahip olan İran’ın Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad tarafından davet edilip çok iyi ağırlanabiliyor.

Kısacası Türkiye’nin Irak politikasında, özellikle Kuzey’deki Kürt oluşumuna bakışında hızla ciddi değişikliklere gitmesi kaçınılmaz. Aksi takdirde ne Demokratlarla, ne Cunhuriyetçilerle, ne de AB ile güvene dayalı ilişkiler geliştirebilir. IÇG raporunda da olduğu gibi Türkiye “çözüme katkı sağlayacak” bir güç olarak değil, tam tersine “her an sorun çıkarabilecek” bir güç olarak görülür.

AKP’nin Demokratlarla ilişkileri

“Medeniyetler İttifakı” girişimi kapsamında 18 Aralık 2006’da New York’a gelen Başbakan Erdoğan, BM’deki temaslarının ardından üç ayrı ikili görüşme yaptı: Eski Demokrat Başkan Bill Clinton, Cumhuriyetçilerin efsanevi ismi eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, ve Clinton döneminin Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Richard Holbrooke. Demokratların sol kanadının etkili senatörlerinden Edward Kennedy görüşmesiyse son anda, zaman uyuşmazlığı nedeniyle gerçekleşmedi. İlginçtir bu görüşmelerin gerçekleşmesinde en büyük katkıyı, Erdoğan’ı daha önce Neo-Conlarla tanıştırmış olan “veri danışmanı” Cüneyd Zapsu yaptı. Clinton, hem mükemmel sekiz yıllık başkanlık kariyeri, hem de 2008’in en güçlü aday adaylarından Hillary Clinton’ın eşi olması nedeniyle isabetli bir seçimdi. Holbrooke ise, Cumhuriyetçilerin bile görüşlerine önem verdiği “merkez”de bir isim olarak son dönemde Irak konusunda yaptığı çıkışlarla yeniden ilgi odağı olmuş etkili bir diplomat.

New York’ta görüştüğümüz AKP kurmayları “artık Demokratların zamanı” diyerek bu iki görüşmeye çok önem atfediyorlardı, ancak Demokratlarla ilişki kurmada epey geç kaldıkları, bu arada hayli hata yaptıkları da söylenebilir. Tek bri örnek vermek istiyorum. Demokratlara yakın thin-tank’lerin en saygın ve etkililerinin başında Brookings Enstitüsü gelir. Brookings her yıl Katar’ın başkenti Doha’da “İslam Dünyası-ABD Forumu” düzenler. 2004’deki ilk foruma katılmış ve onlarca Amerikalı ve Müslüman aydın, siyasetçi, sanatçı, gazeteci ve devlet yetkilisinin ve bir avuç Avrupalı gözlemcinin yoğun tartışmalarına, ilişki geliştirmelerine tanık olmuştum. Başbakan Erdoğan normal olarak 18 Şubat 2006 günü, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Karen Hughes ile birlikte, 3. ABD-İslam Dünyası Forumunun açılış panelinde konuşacaktı. Bu kuşkusuz İslam dünyası ile Batı arasında arabuluculuğa niyetlenen AKP için çok iyi bir fırsat olacaktı. Kısa bir süre önce Hamas lideri Meşal'in Ankara’ya gelmiş olması Erdoğan'ın Doha'da normalin üstünde ilgi görmesine yol açacaktı.

Ama Erdoğan son anda foruma katılmaktan vazgeçti. Çünkü Washington’da temaslarda bulunan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, birkaç gün önce Brookings'te göçle ilgili mütevazı bir toplantıda konuşma yapmıştı. AKP hükümeti, Baydemir'in Washington'da rahat hareket edememesi için elinden geleni yapmış, Brookings’teki toplantıyı engellemek için birçok kişi ve kurumu devreye sokmuştu ama bütün bu çabalar sorunu çözmek yerine daha da derinleştirdi. Sonuçta ne Brookings, ne de Ankara geri adım attı. Temmuz ayında Washington’a gelen Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün halka açık bir konuşma yapmasıyla buzlar bir ölçüde eridi.

Şimdi, eski Ankara Büyükelçisi Mark Parris, Washington Enstitüsü’nden ayrılıp bir yıllığına Brookings’in Türkiye Programı’na dahil oldu. Onun, TÜSİAD’ın sağladığı maddi imkanlarla 2007 boyunca gerçekleştireceği en az dört toplantı, yeni dönemde Türk-Amerikan ilişkilerinin izleyeceği seyri daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir.

Dipnotlar:

(1) PKK tartışmaları üzerinde fazla durmak istemiyorum. Amerikan yönetiminin, kendi farklı departmanları arasında PKK konusunda yaşanan kakofoniyi gidermek için geliştirdiği “koordinatörlük” müessesesine Türkiye’nin de karşılık vermesi, işleri kolaylaştıracağına daha da karmaşıklaştırdı. Sonuçta PKK’nın “ateşkes”i bozmasıyla birlikte anında sona erecek olan bir kandırmaca sahneleniyor ve açıkçası Türkiye’de kimse Washington’un PKK konusunda bir şey yapacağına, yapabileceğine inanmıyor. Dan Fried, Matt Bryza, Frank Urbancic, Doug Silliman gibi Amerikalı diplomatların Avrupa’da PKK’nın finans kaynaklarını ortadan kaldırmaya yönelik çabalarının sonuç alması, sonuç alsa bile bunun PKK’yı zor duruma sokması da epey güç. Kısacası Türkiye, kimseleri karıştırmadan bu sorunu çözmek zorunda. Amerikalıların, en güvenli gördükleri Irak’ın kuzeyinde bir çatışma ortamının doğmasına izin vereceklerini düşünmek hiç gerçekçi değil.

(2) Washington’da Ermeni sorunu üzerine Türkler tarafından çok sayıda toplantı düzenlenir. Eğer ortamı sabote etmek için bir-iki Ermeni de gelmemişse “Türkün Türke İngilizce propagandası” olarak tanımlanabilecek, Kongre binasındaki böyle bir etkinlikte Gündüz Aktan’a “Tasarı geçerse ne olur?” diye sordum, o da her zamanki kendinden emin haliyle, “hiçbir şey olmaz, ama yine de izin vermememiz lazım” olarak özetlenebilecek bir cevap verdi.

(3) Tecrübesiz siyasetçilerin de aynı tongaya bastığına çok tanık oldum. Örneğin Türk-Amerikan ilişkilerinin epey gergin olduğu 2005 başlarında Washington’da temaslarda bulunan bir milletvekili grubu içindeki AKP’li yönetici bana “Siz, medya abartıyorsunuz” demiş ve şöyle devam etmişti: “Biz burada dünyayı yönetenlerle görüştük. Merak etme, ilişkiler yolunda” demişti. Kastettiği tabii ki değişik Yahudi kuruluşlarında çalışan bir avuç insandı.

(4) Kongre’deki Musevi lobisinin lideri olarak bilinen, Yahudi Soykırımı’ndan kurtulmuş tek Kongre üyesi olan Demokrat Partili Tom Lantos da ilk kez Türkiye’ye olan desteğini çekip Ermeni kuruluşlarının toplantısına katılmıştı. Aynı Lantos, Hamas ziyaretinden sonra Başbakan Erdoğan’a çok sert bir mektup gönderdi. Yeri gelmişken, ABD’nin önde gelen Türkiye uzmanlarından Alan Makovsky’nin Lantos’un üst düzey danışmanı olduğunu da hatırlatalım.

(5) Musevi lobilerinin Ermeni Tasarısı’na karşı olmalarında “soykırım tekeli”ni kaptırma endişesinin de etkili olduğu tahlillerini yabana atmamak gerekiyor.

(6) Bu noktada Başbakan Erdoğan’ın 19 Aralık 2006 günü New York’ta Musevi kuruluşları temsilcileriyle yaptığı görüşmeyi örnek verebiliriz. Kendisinin anlattığı ve üç ayrı kaynaktan doğrulattığımıza göre Erdoğan, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın erken seçim önerisini “Filistin halkının özgür iradesine karşı çıkmak” olacağı gerekçesiyle karşı çıktığını tekrarlamış ve muhataplarına, erken seçim yapılsa bile sonucun değişmeyeceğini söylemiş. Kısacası alttan almamış, Musevilere duymak istediklerinin tam tersi şeyler söylemiş. Buna rağmen toplantıya katılan Museviler medyaya toplantıdan çok memnun ayrıldıklarını söyleyebildiler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
07.06.2026 Milli Görüş'ün yenilikçileri, CHP'nin değişimcileri
06.06.2026 CHP'nin yol ayrımı: Toplum ya da devlet
05.06.2026 Ve Bahçeli de Kılıçdaroğlu dedi
04.06.2026 CHP'de taraflar anlaşabilir mi?
03.06.2026 Evet, tarihe tanıklık ediyoruz da ne oluyor?
02.06.2026 Devlet bu kadar akıl yoksunu mu?
01.06.2026 Ekrem İmamoğlu'ndan hâlâ niçin çok korkuyorlar?
31.05.2026 Kılıçdaroğlu'nun etkin pişmanlık başvurusu
30.05.2026 "Bay Kemal" "Reis"i kurtarabilecek mi?
30.05.2026 Hilmi Hacaloğlu: “Kılıçdaroğlu konuştukça daha da batıyor, artık siyasi bir mevtadır”
07.06.2026 Milli Görüş'ün yenilikçileri, CHP'nin değişimcileri
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı