Eğer ABD Başkanı George W. Bush gerçekten dünyanın en sevilmeyen lideriyse, en sevilenlerde mutlaka Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez var demektir. Çünkü Venezuela’ya “gerçek bir sosyalist rejim” getirmek için parlamentodan 18 ay boyunca geçerli olmak üzere tam yetki alan Chavez her fırsatta Bush’u ve yönetimini eleştiriyor. Chavez uzun bir süre Bush’dan “Mister Danger” (Bay Tehlike) olarak bahsederdi, geçen yıl Eylül ayında onu “şeytan”lığa terfi ettirdi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmaya “Dün bu kürsüde şeytanın ta kendisi vardı. Şeytan dün buraya gelerek sanki dünyanın sahibiymiş gibi konuştu” diye başlayan Chavez BM Genel Kurul Salonu’nun hâlâ kükürt koktuğunu sözlerine ekledi. Chavez daha sonra, New York’un yoksul mahallelerine verilen ucuz akaryakıtın teslim törenine katıldı.
Daha genç yaşta kendisine, 19. yüzyılda ülkesinin ve Latin Amerika’nın yetiştirdiği büyük devrimci Simon Bolivar’ı ve bir yüzyıl sonra Küba’da iktidarı silahla ele geçiren Fidel Castro’yu örnek almış. Ama her vesileyle solcu olmasını Hz. İsa’ya borçlu olduğunu söylüyor. Çünkü inançlı bir Katolik...
Önce silah sonra sandık
Chavez kafasındaki “demokratik sosyalizmi” hayata geçirebilmek için sandıktan önce silahı denemiş. 1992’de başını çektiği darbe girişimi başarısız olunca teslim olmuş ve iki yıl hapis yatıp afla çıkmış. Chavez demokrasiyle 1998’de tanıştı ve yüzde 56 oyla devlet başkanı seçildi. İktidara gelir gelmez ilk iş olarak görev süresini uzattı ve yetkilerini artırdı. İki yıl sonra yüzde 60 oyla yeniden başkan seçildi. Son olarak geçen yıl Aralık ayında bu sefer yüzde 63 oy aldı.
Ülkenin en önemli gelir kaynağı olan petrolü devletleştiren Chavez, petrol fiyatlarının artmasından da istifade ederek çok ciddi ekonomik ve sosyal projeleri hayata geçirdi. Örneğin sosyal güvenlik sistemini devletleştirdi, toprak reformu yaptı, yetişkinler için cazip eğitim kampanyaları düzenledi, ülkede aşılanmadık kimse bırakmadı. Bu arada enflasyonu düşürdü, yeni istihdam yarattı.
Ama madalyonun bir de öbür yüzü var. Chavez’in sosyalizm iddiasına kimsenin itirazı yok fakat demokratlığı konusunda hayli şüphe var, hatta çokları onu “otokrat” buluyor. Örneğin, iktidara gelir gelmez muhalefete yakın olan işçi sendikaları konfederasyonunu kontrol altına almak için yasaları değiştirdi. Ardından “Toplumsal Sorumluluk Yasası” çıkararak medyaya yoğun kısıtlamalar getirdi. Uzun bir süre ülkeyi kararnamelerle yönetti ve sık sık bakanları azletmesiyle ün saldı. Son olarak da sadece iktidar milletvekillerinden oluşan Venezuela parlamentosu Chavez’e 18 ay boyunca ülkeyi kanun hükmünde kararnamelerle yönetme yetkisi veren yasayı onayladı.
Yasanın Venezuela’yı sosyalist bir topluma dönüştürecek devrimci bir dönemin başlangıcı olacağını söyleyen Chavez, elektrik, doğalgaz ve petrol sektörleri üzerindeki devlet kontrolünü artıracak. Chavez’in çok basit bir gerekçesi var: “Washington beni devirmek istiyor!” 2002’de askeri bir darbeyle alaşağı edilen ama kendisine sadık askerlerin devreye girmesiyle kılpayı kurtulan Chavez bir dizi darbe tertibini ve suikast girişimini boşa çıkardığını ileri sürüyor.
Chavez’i Chavez yapan muhakkak dış politikadaki radikal tavır ve davranışlarıdır. Öncelikle Latin Amerika’nın ekonomik ve siyasal birliğini kafasına koyan Chavez, Castro’nun yıllar önce gerilla savaşıyla yapmak istediği devrim ihracını sandıkta gerçekleştirmek istedi. Ve başarılı da oldu. Washington’un Latin Amerika’daki birçok kalesi teker teker Chavez-Castro ikilisinin maddi ve manevi desteğine sahip olan sol adaylar tarafından fethedildi. Brezilya’da Luis Inacio Lula (2003), Arjantin’de Nestor Kirchner (2003) ve Uruguay’da Tabare Vazquez (2005) ilk galiplerdi. 2005’in son günlerinde Evo Morales Bolivya’ya başkan seçildi. 2006’daysa açılışı Şili’de Michelle Bachelet yaptı.
Şu anda dünyada solun fahri liderinin Fidel Castro, pratikteki liderinin de Hugo Chavez olduğunu söyleyebiliriz. Castro’nun ölümü halinde Chavez tek başına kalacak. Peki Chavez’i nasıl bir gelecek bekliyor? Chavez’in kaderinin 2008 Amerikan Başkanlık seçimlerine doğrudan bağlı olduğunu söyleyebiliriz. ABD birkaç yıl içinde Irak’tan çekileceğe, hatta Ortadoğu’ya eskisi kadar fazla bulaşmayacağa benziyor. Dolayısıyla Washington uzun süredir ihmal ettiği arka bahçesi Latin Amerika ile yakında yeniden ilgilenmeye başlayabilir. Bir Demokrat adayın kazanması durumunda Latin Amerika solu ABD ile yeniden barışabilir. Hele bu Hillary Clinton gibi bir kadın veya Barrack Obama gibi bir siyah olursa bu buluşma daha kolay olur. Fakat Cumhuriyetçi bir aday seçilip Bush politikalarını bir şekilde sürdürürse Chavez şov da devam edecek demektir.