Kara bir ara dönem

05.12.2011 Vatan

Çarşamba günü Fransa’nın başkenti Paris’te, Sosyalist Parti’ye yakınlığıyla bilinen IRIS (Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü) adlı kuruluşta, içinde Türklerin de bulunduğu ama Türkiye ile ilgili Fransızların çoğunluğu oluşturduğu bir grupla ülkemizin gündemini, özel olarak da AKP’yi konuşup tartıştık.

Öncelikle bir gözlemimi aktarmak istiyorum: Türkiye’yi yakından takip etmeye çalışan Fransızların en çok merak ettiği konu Fethullah Gülen cemaati. Türkiye’de karşılaştığım diplomat ve yabancı gazetecilerin de Gülen hareketine yönelik ilgi ve meraklarının giderek arttığını gözlemiş olduğum için bu durum beni pek şaşırtmadı. Buna karşılık, bu cemaatin “diyalog” konseptiyle düzenlemiş olduğu farklı etkinliklere gönüllü olarak ve coşkuyla katılmış olan yabancı araştırmacıların bir kısmının kafalarında, bu hareket hakkında soru işaretlerinin oluşması dikkat çekici.

Neden kötümserler? 

Tekrar toplantıya dönecek olursak; yaptığım konuşmada söylediklerim ve sorulara cevaplarım izleyicilerin ciddi bir bölümü tarafından “iyimser” bulundu. Benim iyimserliğime geçmeden önce salondaki kötümserliği biraz irdeleyelim: Son dönemde demokrasi alanında peş peşe tanık olduğumuz olumsuzluklar (basın ve düşünce özgürlüğü ihlalleri, Kürt sorununda “açılım” hattından sapılıp yeniden baskı politikalarının yürürlüğe sokulması...) bizlerin olduğu kadar ülkemizi izleyen yabancıların da içlerini karartıyor.

Mutlaka içlerinde Türkiye’nin kötülüğünü daha fazla isteyenler de vardır fakat bugüne kadar deneyimlerim bana, ülkemizi şu ya da bu nedenle izleme durumundaki yabancıların çoğunun, başlangıçtaki duyguları ne olursa olsun, süreç içinde onu sevdiklerini, hatta bazılarının “sevdalandığını” gösterdi. Bu nedenle, “ne yaparsak yapalım onlara beğendiremeyiz zaten” diye söylediklerine kulak tıkamak yerine yabancıların eleştirilerini ciddiye alıp önemsemek gerekir kanısındayım.

Otoriterlik mümkün mü?

Son dönemdeki temel hak ve özgürlükler konusunda yaşanan ihlallerin, özellikle gazetecilerin, aydınların, siyasetçilerin uzun süreli tutuklamalara maruz bırakılmalarının, “yoksa Türkiye demokrasi rayından sapıp otoriter bir rejime doğru mu yol alıyor?” sorularını da beraberinde getirdiği ortada. İşte Paris’teki toplantıda, ülkeyi yöneten siyasetçiler çok isteseler ve çok uğraşsalar dahi ülkemizde otoriter bir rejim inşa etmelerinin mümkün olmadığını savundum. Çünkü kim ne derse desin, Türkiye’nin asla küçümsenemeyecek bir demokrasi deneyimi ve birikimi var ve sivil toplumun bunun şu ya da bu nedenle bir kere daha rafa kaldırılmasına izin vermeyeceğine inanıyorum.

Kaldı ki ülkemizdeki Kürt sorunu realitesi demokrasi dışındaki seçenekleri bütünüyle geçersiz kılmaktadır. Şöyle ki, otoriterlik heveslileri demokrasinin esas olarak “çoğulculuk” olduğunun üstünü örtüğ onu bir “çoğunluk” rejimi olarak göstermek isterler. Fakat bu formülün, Kürtlerin bugünkü bilinç seviyeleri göz önüne alındığında geçerli olabilmesinin imkanı yoktur. Bundan önceki hükümetlerin, “Kürtlerin ne istediği değil, çoğunluğun onlara vermeyi kabul ettiği esastır” şeklindeki yaklaşımları başarısız oldu, bundan sonra da böyle olacağı muhakkaktır. Özetle, ülkemizin bütünlüğünü muhafaza etmenin yegane yolu, demokrasiye sahip çıkmak ve onu sürekli güçlendirmektir.

Paris’teki toplantıda, kara bir dönemden geçtiğimizi, bu süreçte nice ciddi mağduriyetler yaşandığını ama bu durumun daha fazla sürmesinin mümkün olmadığını söyledim. Tıpkı bu yazıyı okuyacaklardan bazılarının yapacağı gibi, dinleyicilerden bazılarının beni “saflık derecesinde iyimser” bulduğunu biliyorum. Fakat bu “kara” dönemin aynı zamanda “ara” olduğu tespitimin temenniden ibaret olduğu, gerçekçi olmadığı eleştirilerine katılmıyorum.

Tekrar söylemek gerekirse: Türkiye bu şekilde daha fazla yol alamaz!



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
07.06.2026 Milli Görüş'ün yenilikçileri, CHP'nin değişimcileri
06.06.2026 CHP'nin yol ayrımı: Toplum ya da devlet
05.06.2026 Ve Bahçeli de Kılıçdaroğlu dedi
04.06.2026 CHP'de taraflar anlaşabilir mi?
03.06.2026 Evet, tarihe tanıklık ediyoruz da ne oluyor?
02.06.2026 Devlet bu kadar akıl yoksunu mu?
01.06.2026 Ekrem İmamoğlu'ndan hâlâ niçin çok korkuyorlar?
31.05.2026 Kılıçdaroğlu'nun etkin pişmanlık başvurusu
30.05.2026 "Bay Kemal" "Reis"i kurtarabilecek mi?
30.05.2026 Hilmi Hacaloğlu: “Kılıçdaroğlu konuştukça daha da batıyor, artık siyasi bir mevtadır”
07.06.2026 Milli Görüş'ün yenilikçileri, CHP'nin değişimcileri
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı