Ruşen ÇakırRuşen Çakır Resmi web sitesi
Facebook Paylaş
Lagonissi’deki Balkan Konferansı
01.07.1994 Birikim


Helsinki Yurttaşlar Meclisi’nin Yunanistan Ulusal Komitesi 17-19 Haziran 1994 tarihleri arasında uluslararası bir toplantı düzenledi. “Yüzyıl Dönümünde Balkanlar: Çatışma Tehlikeleri-Çözüm Perspektifleri” başlıklı konferansa Yunanistan, Bulgaristan, Türkiye, Romanya, Kosova, Makedonya, Sırbistan ve Arnavutluk’tan parlamenterler ve NGO (non-governmental organizations/hükümet dışı kuruluşlar) temsilcileri, HYM’nin uluslararası yöneticileri ile diğer ülkelerden bazı gözlemciler katıldı. Atina dışındaki Lagonissi Oteli’nde düzenlenen konferansın organizasyonu mükemmele yakındı. Bunda Yunanistan HYM’sinin yakın zamanda iktidara gelen PASOK’la oldukça sıcak ilişki içinde olmasının payı büyüktü. Nitekim konferansın açılış konuşmasını Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlığı gibi bir görevi olan, Başbakan’ın oğlu Yorgo Papandreau yaptı (bu kişinin Yunanistan HYM’sinin kurucularından olduğunu hatırlatmak gerek). Konferansın en çarpıcı yönlerinden biri, oğul Papandreau’nun girişimleriyle, kalabalık sayılabilecek bir Makedonya heyetine vize verilmiş olmasıydı. Ancak Makedonlar, ülkelerinin Yunanistan’la olan sorunları nedeniyle Atina’ya Bulgaristan üzerinden girebilmişlerdi ve aynı yolla döndüler. Yunanistan’ın dört bir yanında “Macedonia was, is and will be grec” (Makedonya Yunanlıydı, Yunanlıdır, Yunanlı kalacaktır) yazdığı, hattâ Yunanlıların Dünya Kupası’na da bu sloganı taşıdıkları düşünülürse bu adım Balkanlar’da barış ortamının sağlanmasına önemli bir katkıydı; ama her şeyin de bir sınırı vardı: Konferansa katılanların yaka kartlarına ülke değil, şehir ismi yazıldı. Çünkü Makedonlar ülkelerine “Makedonya Cumhuriyeti” diyorlar. Yunanlılar ise bunu asla kabul etmiyorlar; “Eski Yugoslavya’nın Makedonya Cumhuriyeti” gibi anlamsız ve uzun bir isimde ısrar ediyorlar. Sonuçta Makedonlar “Üsküplü” oldu. Bu uygulamanın sonucunda gariplikler de ortaya çıktı. Örneğin Türkiye HYM’den CHP Milletvekili Algan Hacaoğlu “Ankaralı”, ben Taciser Belge ve Nazan Aksoy İstanbullu olduk. Bu isim meselesi Balkanlar’da çatışma ihtimalinin ne kadar yüksek, çözüm ihtimalinin ise ne kadar düşük olduğuna acı bir örnek teşkil ediyordu. Bütün iyiniyetli çabalara rağmen Lagonissi Konferansı, en azından benim için, NGO’-ların “hükümet dışılıklarını” bir kez daha sorgulamama vesile oldu. 1993 yılında New York’taki Columbia Üniversitesi’nin İnsan Hakları Araştırma Merkezi tarafından düzenlenen bir sömestrlik “İnsan Hakları Savunucuları Eğitim Programı” boyunca ilişki kurduğumuz Amerikan NGO’larının bütün uluslararası faaliyetlerine rağmen, bilerek ya da bilmeyerek Amerikalı olma halini tam olarak aşamadıklarına tanık olmuştum. Zaten bunların birçoğu, ana amaçlarının, yabancı (özellikle azgelişmiş) ülkelerdeki insan hakları ihlallerinin önünün alınması için Amerikan yönetimine baskı yapmak olduğunu açıkça belirtiyorlardı. Benim ve programa katılan başka ülkeden birçok arkadaşımın “emperyalizmin vicdanı” adını taktığımız bu NGO’lar insan hakları sorununa öylesine Amerikan (en azından Batılı) bir perspektiften bakıyorlardı ki, birçok Güney ülkesinde özgün ve köklü insan hakları kuruluşlarının oluşmasının önünü tıkıyorlardı. Lagonissi Konferansı, son yılların popüler olayı NGO’ların bir başka yönüne tanıklık etmemi sağladı: NGO’lar pekala irili ufaklı bazı devletler (özellikle reel sosyalist sistemin çökmesiyle ortaya çıkan yeni rejimler veya yeni ülkeler) tarafından uluslararası diplomasi alanında kullanabiliyorlar. Özellikle her türden çatışmanın ve çatışma ihtimalinin yoğun olduğu Balkanlar’da birçok rejim, resmî tezlerini uluslararası platformlarda anlatmak için bağımsız (görünümlü?) aydınlara ihtiyaç duyuyor. Konferans boyunca söz alanlardan kimin parlamenter, kimin “NGO” temsilci olduğunu ayırdetmek birçok durumda epey zorlaştı. Örneğin Bulgar bir kadın profesörün, vatandaşlarının, Sofya’daki Yunan Konsolosluğu’ndan vize alabilmek için çektiği çileleri anlatmasının hemen ardından söz alan Yunanlı bir kadın gazeteci (ve insan hakları savunucusu) cevaben Arnavutluk’ta azınlıkta olan Yunanlılardan bazı girişimcilerin de cezaevlerinde olduğuna dikkat çekti. Durum öyle bir hal aldı ki, gözlemci statüsündeki bir Fransız gazeteci, insan hakları savunucularının, esas olarak, başka ülkelerdeki azınlık haklarını değil, kendi ülkelerindeki azınlık haklarını savunmaları gerektiğini hatırlattı. Açık söylemek gerekirse Lagonissi’de, biz Türkiye delegasyonu ve ülkelerindeki rejime muhalif birkaç Sırp ve devletsiz Kosovalıların dışındakilerin büyük çoğunluğu milliyetçi olarak adlandırılabilecek konumlardan hareketle Balkanlar’da çatışma ihtimallerinin önünü alma yolunda “diplomatik bir diyaloga” girdiler. Sonuçta Avrupa Konseyi’nin Korfu Zirvesi’ne iletilmek üzere oldukça diplomatik bir mektup kaleme alındı. Metin üzerindeki son tartışmalar da daha çok teknik konularda seyretti. Yine de bu mektubun “hiç de fena” olmaması ilginç. Demek ki diplomasi yabana atılacak bir şey değilmiş. Ama bırakalım diplomasiyi diplomatlar yapsın, NGO’lar da işe kendi hükümetlerini eleştirerek başlasınlar.

SON YAZILARIM
Facebook Paylaş
Adres: Metis Yayınları İpek Sok. No: 5 34433 Beyoğlu / İstanbul
Tel: +90 212 245 46 96 E-posta: rusen@rusencakir.com