Ruşen Çakır, Kemal Can ve Kadri Gürsel ile Haftaya Bakış (215): Roma tartışması - Sokak hayvanları: “Uyutmak” mı öldürmek mi?

24.05.2024 medyascope.tv

24 Mayıs 2024’te medyascope.tv'de yaptığımız Haftaya Bakış’ı yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Haftaya Bakış”la karşınızdayız. Kadri Gürsel stüdyoda, Kemal Can İstanbul dışında, uzaktan bağlanıyor. Bu haftanın öne çıkan olaylarını konuşacağız. Çok fazla bir olay yok aslında, değil mi Kadri? Bir, İran’da yaşanan olay var; bir de sokak köpekleri tartışması var. Onun öncesinde bir tartışmayla başlayalım. Mâlûm, geçen hafta ben burada yoktum. Programı bensiz yaptınız. Korka korka baktım, ama beni çekiştirmemişsiniz.
Kadri Gürsel: Arkandan konuşmamak için bu haftaya sakladık.

Ruşen Çakır: Evet. Geçen hafta neden yoktum? Ekrem İmamoğl’'nun Avrupa Olimpiyatları için gittiği Roma’daydım. Hattâ siz yayın yaparken biz dönüş yolundaydık. Uçaktaydık. Tabiî o olay acâyip bir şekilde kademe kademe büyüdü ve büyük bir saldırıya dönüştü. İktidar yanlıları, “Siz hep ‘yandaş’ diyorsunuz, ‘Erdoğan’ın uçağı’ diyorsunuz, bakın Ekrem İmamoğlu da aynısını yapıyor” dediler. Bunda çok şaşırtıcı bir şey yok. Onlar bir hazîne buldular. Ama diğer tarafta, iktidar yanlısı olmayan, hattâ muhâlif görünen birtakım kişiler, özellikle bâzı gazeteciler de bunu birçok açıdan eleştirdiler. Çok tanıdığım isimler de var. Arkadaşlarım da var. Artık ne kadar arkadaşsa. Ben bir süre sustum.
Kemal Can: Eleştirenler arkadaşlıktan düşüyorsa baştan bilelim.

Ruşen Çakır: Yok, öyle değil, başka türlü. Neyse, isim vermeden konuşacağım. Girmek istemiyorum çünkü. Belli ki İmamoğlu’yla insanların bir meselesi var. Bu anlaşılır bir şey. 
Kadri Gürsel: Neden? 

Ruşen Çakır: Ekrem İmamoğlu’nun duruşu ya da siyâset yapış tarzını eleştiren ve bu geziyi de gereksiz bulan insanlar var, eyvallah. Ama Ekrem İmamoğlu, böyle bir geziye, benim gibi ya da İsmail Saymaz, Yavuz Oğhan gibi siyâset yazan isimleri niye çağırdı? Belli ki siyâsî nedenlerle çağırdı; siyâsî mesaj vermek için çağırdı. Verdi de zâten. Ne oldu? Perşembe günü Kobani Dâvâsı sonuçlandı. Biz, yaklaşık 10 gazeteci, Ekrem İmamoğlu’yla perşembe gecesi, oranın saatiyle akşam 23.00’te 1,5 saat soru-cevap yaptık kayıtlara geçecek şekilde. Sonra da ertesi sabah yayınlandı. Ekrem İmamoğlu’nun verecek birtakım mesajları vardı ve bir görüntü vermek istiyordu. Onun kendi bileceği iş. Bir gazeteci olarak, 31 Mart seçimlerinin en büyük galiplerinden birisiyle, önümüzdeki 4 yılda da siyâseten en çok konuşulacak isimlerden birisiyle baş başa bir şeyler konuşmak, tartışmak haberdir. Haber ayağına geliyor. Özellikle benim gibi muhâbirlikten gelen insanlar için bu bir haber. Tabiî bir de “Masrafları kim ödedi?” meselesi var. Böyle bir gezinin masrafını bizim ödeme ihtimâlimiz yok. “Gidiyoruz, ama kendiniz gelin” deselerdi, gidemezdik, bu çok açık. Öyle bir imkânımız yok. 
Kadri Gürsel: Ayrıca da sen niye gidesin? Ancak masraflar karşılanırsa gidersin böyle bir geziye. Aslında belki de kimse gitmezdi.

Ruşen Çakır: Tabiî öyle bir şey var. “Bu, Avrupa olimpiyatları imzâ protokolü. Spor konularında sizin orada ne işiniz var?” diyenler oldu. İmamoğlu beni çağırdığı zaman, Ruşen Çakır’ın olimpiyattan anlamadığını bilmiyor mu?
Kadri Gürsel: Olimpiyat da değil aslında, olimpiyat elemeleri. 

Ruşen Çakır: Avrupa Oyunları. Protokol imzâlanıyor. Bütün gün onları izledik. Onların haberini de yaptık. Oradaki mesele şu: Ekrem İmamoğlu’nun katıldığı Avrupa Oyunları mutâbakat protokolü olmayıp, metro imzâ töreni olsaydı yine giderdim.
Kadri Gürsel: Evet, giderdin. Neden giderdin?

Ruşen Çakır: Haber yapmak için. Ekrem İmamoğlu ve çevresindeki insanlardan izlenim almak için. 
Kadri Gürsel: Açıkçası ben burada çok fazla haber değeri görmüyorum. Bir köşe yazarı olarak, perspektif değeri görüyorum. Bana ne gibi bir perspektif katacak? İmamoğlu’na ve 2028 seçimleri zamânında yapılırsa, belki de, muhâlefetin adayı olacak, müstakbel demeyeyim ama tasarlanan kişinin gelecekte ne vaat ettiğini anlamak için, kendisini daha yakından tanımak için, bir de organizasyonu ve onu nasıl yönettiğini görmek için katılırdım. Çünkü insanlar yolculukta anlaşılır. Yolculukta tanırsınız. Bir iki saatlik bir görüşmede değil, 48 saatlik bir yolculukta onu daha yakından tanıma imkânınız olur. Bir de etrâfına kimleri toplamış, onlarla ilişkileri nasıl, bunu görürsünüz. Ben bu açıdan çok merak ediyorum açıkçası. Sen özel sohbetimizde bana, “Sen gider miydin?” diye sormuştun. Bana dâvet gelseydi giderdim tabiî. Bana davet gelmez, o ayrı mesele; ama ben giderdim. 

Ruşen Çakır: Kemal, sen gider miydin?
Kemal Can: Hayır gitmezdim. Niye gitmeyeceğimi de anlatayım. Birincisi, Ertuğrul Özkök’ün orada olduğu ve A333 ve Boeing uçaklarındaki gazeteci tasnifini yapmasının malzemesi olacağım fikri bile beni caydırmaya yeterdi. Elbette parlak siyâsî aktörlerle daha yakın olma imkânı yakalanan geziler gazetecilik için fırsattır. Ama sonuçta, İmamoğlu Roma Belediye Başkanı değil, İstanbul’un belediye başkanı. Bu geziye götürdüğü isimlerin hepsiyle birlikte ya da ayrı ayrı görüşme imkânına sâhip. Ama tabiî ki buradaki temel mesele, gazetecilerin ihtiyâcından çok, İmamoğlu'nun vermek istediği resimle ilgili bir şey. Zâten bunun karşılığını da işte tam da oradan, Ertuğrul Özkök’ün yazdığı yazıdan alıyoruz. Yani sizi eğer birileri yaktıysa, önce bunu o geziye katılan Ertuğrul Özkök olarak görün diye düşünüyorum.
İşin haber kısmına gelince, tamam güzel. Biraz önce Kadri de söyledi: Kimse bunun parasını cebinden karşılayamazdı. Zâten yüksek bir haber değeri beklenmediği için yayın kuruluşları da vermezdi. Kimileri, “Paramız olsa kendimiz verirdik tabiî” demişler ama, açıkçası İmamoğlu’nun Roma’daki imzâ törenine, parası olsa da verecek biri olduğunu düşünmüyorum. Bu haber tercihi açısından da, parayı doğru kullanma açısından da çok saçma bir karar olurdu. Tamam, bu, senelerdir yapılıyor. İktidar da yapıyor. Üstelik sâdece bu iktidarla gelmiş bir şey değil. Demirel de baraj açılışlarına gazeteci götürürdü. Özal da her gittiği yere uçağında gazeteci götürürdü. Bu iş yeni bir şey değil.  Siyâsî aktörler karşılıklı ihtiyaç netîcesinde yanlarında gazeteci götürürler; çünkü onların da gündeme gelme ihtiyaçları vardır. O gazetecilerin de haber ihtiyâcı vardır. Bu karşılıklı bir ihtiyaç alışverişidir. Artık kimse iplemiyor, ama temel kaideler ve prensipte ilkelerin gerçekçi bir tarafı vardır. Çünkü bu sûiistimal edilmeye açıktır. Ama bu tür geziye giden herkes, artık irâdesi satın alınmış ve mecbûren onu övmekle görevli insanlar hâline dönüşmez. Böyle bir şey yok. Burada ifrat noktasına kaydırmamak lâzım hâdiseyi. Ama şu da bir hakîkat: Burada pek çok konudaki ilkesel meseleler, bunun sûiistimâline ya da bunun yaratabileceği tam da şimdi çıkan benzeri tartışmalara işâret etmek için, yani gazetecilerin bu tür tartışmaların konusu hâline gelmemesi için konmuştur meslek ilkeleri. Bunun bir sürü yerde de yazılı karşılığı var, ama bu çok aşınmış bir şey. Geziler meselesi hep yapılan bir şey. Dolayısıyla buradan böyle büyük sonuçlar çıkartmamak lâzım.
Savunma kısmından daha fazla rahatsızlık duydum. Belediyenin açıklamasına, Meclis’teki CHP sözcülerinin lâflarına bakıyoruz. İmamoğlu, “Onlar yüz kere yaptılar, biz bir kere yaptık” diyor. Böyle bir savunma kurulmaz. Bir şey ya yanlıştır ya da doğrudur. İkincisi, CHP Grup Başkanvekili Murat Emir Meclis’teki konuşmasında, “Giden gazeteciler bağımsız gazeteciler” demiş. “Onlar yandaş gazeteciler, biz bağımsızları götürdük” diye tasnif etmeye başlarsan, başka bir tartışmanın zeminini yaratırsın. O zaman da uçak modellerine göre gazeteci tasnifine girersin. Bu saçma bir şey. Bir de, “Bu ikiyüzlülük. Bunlar zâten ne zamandan beri yapıyorlar. Şimdi biz yapınca mı mesele oldu?” deniyor. Bunların hepsi bence çok sorunlu savunmalar. Bunlara hiç girmemek çok daha isâbetli olur.
Meslek tarafına gelirsek: Dediğim gibi, bu, ilkesel olarak tartışılabilir bir şey. Herkes kendi ahlâkî standartlarıyla bu kararları verir. Oradaki esneklik meselesi, temel ilkelerle bağlıdır; ama bir yandan da, kişisel performansla ve aslında sürekli gösterilen meslekî performansla test edilebilecek bir şeydir. Ama “Paramız olmadığı için oraya gittik” argümanı bana çok güçlü bir argüman olarak gelmiyor. Oraya gitme gerekçesini çok araçsal bir şeye indirgeyen sorunlu bir savunma. Çünkü demin dediğim gibi, gerçekliği son derece tartışmalı. İkincisi de, bu gezinin, tıpkı daha önceki Karadeniz gezisi meselesi gibi böyle bir tartışmanın konusu olacağı çok mu şaşırtıcı? Meselâ sana sorayım Ruşen. Çok mu şaşırdın gelen tepkilere?

Ruşen Çakır: Yok canım, biliyordum tepki olacağını. Hiç şaşırmadım. Whataboutism diye bir şey var, onu yapmak istemiyorum. Siyâsetçi-gazeteci ilişkisinde en önemli mesele, bence olabildiğince yakın olup, mesâfeyi koruyabilmektir; hem ona ulaşabilmen, ama aynı zamanda mesâfeyi de koruyabilmendir. Ben kendi adıma bu zamâna kadar kurduğum ilişkilerde en çok buna dikkat ettim. Ben Ekrem İmamoğlu’nun heyetiyle berâber gittiğim zaman, “Ekrem İmamoğlu’nun gazetecisi” olmuyorum, olmam. Belki başkaları olur, o beni ilgilendirmez.
Kadri Gürsel: Yani Ekrem İmamoğlu seni satın aldığını düşünmemeli.

Ruşen Çakır: Kesinlikle. Alamaz zâten.
Kadri Gürsel: Oraya gitmiş olmaktan dolayı zâten bunu düşünemez. Ama orada sâdece bir fotoğraf yok. O fotoğrafta üst üste üç dört tâne fotoğraf var. Hepsini ayrı ayrı tartışabiliriz. Sen devam et.

Ruşen Çakır: Oradaki mesele şu: Gidip, olabildiğince her şeyi sorup, ulaşabilmek, ama aynı zamanda da onun, senin editoryal bağımsızlığına dokunmasına asla izin vermemek. Gazetecilik böyle bir şey. Bir de muhâbirlikten gelen birisi için sâha çok önemli. Demin söyledin ya; oradaki organizasyon, danışmanları, ekibinden insanlar, diğer gazeteciler…
Kadri Gürsel: Gazeteciliğe yeni başladığım yıllarda, yani 1987’de, diplomasiye bakıyordum Ankara’da. O zaman Sovyetler Birliği daha dağılmamıştı. TASS Ajansı’nın bir muhâbiri vardı. Baktım, kapıda duruyor. Turgut Özal Başbakan o zaman. Konutun girişinde kapıda bekliyor. Özal gelecek. Dışarıda gazeteciler, güvenlik var. “Sen ne yapıyorsun burada?” dedim. “Mekanizmanın nasıl işlediğini gözlemliyorum” dedi bana. Sâdece bu kadar. Belki de istihbâratçıydı onu bilemem, ama gazeteciliğin böyle de bir yanı vardı. Tamâmen bencilce, tamâmen kendi öz ihtiyaçlarını karşılamaya dönük bir iştir. Ama o size sâhada daha sonraki faaliyetlerinizde, bilgi, perspektif ve avantaj sağlar. Sen söyleyeceklerini bitir.

Ruşen Çakır: Genellikle şöyle söyleniyor: “Kamu harcamaları bizim vergilerimizle yapılıyor.” Sanki o vergileri bizler de vermiyormuşuz gibi. Sonuçta burada bu olayın organizasyonundan sorumlu olan kurum, belediye. İnsanların belediyeye yönelik, “Niye böyle bir şey yapıyorsunuz? Niye bunları çağırıyorsunuz?” gibi eleştirileri olabilir. Kemal’in biraz önce bahsettiği gibi, belediye kendince açıklama yapar. Bu açıklamayı tatminkâr bulursun, bulmazsın, o ayrı bir şey. Ama gazetecinin “Sen oraya niye gidiyorsun?” diye suçlanması bana çok abes geliyor. Ben oraya gazetecilik yapmak için gidiyorum, tâtile gitmiyorum. Gazetecilik yapmak için gidiyorum ve yaptım.
Kadri Gürsel: Ayrıca bu gezinin parasının nereden karşılandığının sorumlusu ve bu nedenle katıldığınız için o paranın harcanmasından istifâde etmiş olmanızdan dolayı, gazeteci olarak sizler görülemezsiniz, suçlanamazsınız. Netîcede, İmamoğlu burada halkla ilişkilerini yapıyor. İmamoğlu siyâset yapıyor. Özgür Özel siyâset yapınca, gerçekten bihakkın siyâset yapınca, “İmamoğlu’nun üzerine çıktı, profil olarak İmamoğlu’nu geçti, onu gölgede bıraktı” diye tepki gösterenler olmuştu. Hattâ Kılıçdaroğlu seçimi kaybettiğinde, “Değişimin ön lideri ‘İmamoğlu’ olmuştur. ‘Değişim’ sloganını ilk ortaya atan kişi İmamoğlu’dur” denmişti; “Bu yolun önde gidenin o olması gerekir” minvâlinde. Eh o zaman, Özgür Özel’in siyâset yapmasına şaşırmaması gerekenlerin, İmamoğlu’nun siyâset yapmasına da şaşırmaması gerekir. İmamoğlu da netîcede bir siyâsî rekabet ortamında. O da siyâset yapıyor. Vurgulamak istediği noktanın yeterince vurgulandığını zannetmiyorum, o ayrı mesele. Bu arada bir parantez açayım: İmamoğlu bol siyâsal iletişim yapıyor, ama siyâsî içerik çok yetersiz. Verdiği röportajda da siyâsî içerik çok zayıftı. Parantezi kapatıyorum.
Kemal Can: Pardon… 
Kadri Gürsel: Kemal, söyleyeceklerimi tamamlayayım. Bak hiç konuşamadım ama sen söyle. 
Kemal Can: Seninle konuştuğumuz bir şeyi hatırlatmak istedim. İletişim yetersizliği meselesinde, hatırlarsan, Ruşen, “Kobani konusunda orada açıklamalar yaptı” örneğini vermişti, biz de seninle burada konuşmuştuk: Kobani Dâvâsı açıklandığı sırada, bir grup medya, karârın yayınını kesip, İmamoğlu’nun imzâ töreninde yaptığı konuşmayı canlı olarak yayınladı.
Kadri Gürsel: O medya “İmamoğlu medyası”dır. Onun adını koyalım.
Kemal Can: Bu örneği, “O mesajları nasıl yönetiyor?” meselesi açısından, sana destek için söyledim.
Kadri Gürsel: Ekrem İmamoğlu siyâsal iletişim yapıyor, halkla ilişkiler yapıyor. Bunu da İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bütçesiyle yapıyor. Ama bu gayrimeşrû bir faaliyet değil. Niye değil? Burada da ben kendimden bir örnek vereceğim: 2010 Şubat’ta İstanbul, Avrupa Kültür Başkenti olmuştu. 2010 Şubat ayında Brüksel’de bir sergi açıldı. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı diye bir ajans kurulmuştu. Belediye karşılıyordu. Çok daha büyük bir uçakla, 300 kişi alabilecek geniş gövdeli büyük bir uçakla sabahın köründe Brüksel’e gittik. Beni de çağırmışlardı — ki ben 2010’da “muhâlif gazeteci” olarak çoktandır mimlenmiştim. Henüz düzenli televizyon programı yapmıyordum, ama Milliyet gazetesindeki köşe yazılarımda iktidârın dış politikasını yerden yere vuruyordum. Beral Madra’nın küratörlüğünü yaptığı o sergiyi gezdik. Sabaha karşı helâk olmuş vaziyette döndük. Yirmi dört saate yakın süren, çok yorucu bir geziydi. Ben sonrasında o sergi hakkında yazı yazmadım, ama televizyona çıkıp, “Sergide İstanbul portreleri vardı; ama bir tâne muhâfazakâr, başörtülü insan portresi yoktu. İçeride modernizm ve laiklikle çok büyük derdi olan ve Türkiye’yi muhâfazakârlaştırmaya çalıştıkları çok belli olan bir siyâsî misyonun, Türkiye’yi, İstanbul’u Avrupa’ya pazarlarken, kendi kavgalı olduğu kimliği ön plana çıkarması ne kadar büyük bir takiye ve tezat” minvalinde bir şey söyledim. Bu beni hiçbir zaman değiştirmedi. Benim kendime özgü bir felsefem ve ahlâkım var bu konuda. Beni, gayrimeşrû olmayan, yani kanun tarafından aranmayan, yasadışı olmayan, toplum nezdinde meşrûiyetini bütünüyle yitirmemiş herhangi bir aktör böyle bir geziye çağırabilir. İlgimi çekerse giderim. Dâvet eden tarafa karşı hiçbir vicdânî, ahlâkî, siyâsî yükümlülük hissetmem. Vururum tekmeyi, deviririm kürsüyü. Aklıma ne geliyorsa, ne görmüşsem onu yazarım. Ondan sonra o ilişkinin devâmı beni ilgilendirmez. Benim eyvallahım yoktur. O mânâda kendime güveniyorum. Okurlar da bana güveniyorsa güvenir, güvenmezse de kendi bileceği şey. Okura da eyvallahım yoktur. O açıdan, ben çok rahatım bu konularda.

Ruşen Çakır: Ben de rahatım...
Kadri Gürsel: Ben giderdim. Ama bu gezide, bir organizasyon skandalı olmadığı müddetçe eleştirilecek de bir şey yok. Tam tersine, övülecek bir şey var. Onu da söylemek istiyorum: AKP ve Erdoğan rejiminde –henüz daha o zaman rejim olmamıştı ama–, AKP ve Erdoğan iktidârında, Türkiye’nin, İstanbul’un, uluslararası alanda takdir gördüğü, tanındığı, hakkının teslim edildiği son hâdise, 2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti olmasıdır. Ondan sonrasında, en başta Avrupa, sonra dünya demokrasileri Türkiye’yi terk ettiler. Çünkü Türkiye demokrasi olmaktan çıktı. O zamandan beri şimdi ilk defa böyle bir şey görüyoruz. Tabiî ki İmamoğlu bunu kullanacak. İmamoğlu kendi promosyonu için, 2027’de İstanbul’da bu oyunların yapılmasını sonuna kadar kullanır. 2028’de seçimler var. Bunu kullanacak tabiî ki, adamın en doğal hakkı. 

Ruşen Çakır: Bizlerin gazeteci olarak çağrıldığımız zaman oraya gitmek hakkımız. Kamu harcamalarıyla bedâva tâtil yapmışız diye bir şey yok. 
Kadri Gürsel: Gitmişken gezersin. Meselâ Abdullah Gül’den dört kere dâvet aldım. Sonuncusu 2014 yılıydı. Abdullah Gül Şubat’ta gidiyordu, artık ayrılmak üzereydi. CNN Türk’te “Dört Bir Taraf” programında, Nazlı Ilıcak ve Nagehan Alçı karşısında –yine aynı ifâdeyi kullanıyorum– iktidârı yerden yere vururken, dâvet üzerine 2014 Şubatı’nda Roma’ya gittim. Gitmişken de kalan boş zamanda birazcık şehri tekrar görme imkânım oldu. Roma’ya biz de gittik yani.

Ruşen Çakır: Abdullah Gül’le.
Kadri Gürsel: Abdullah Gül’le gittim. Ama o zaman usul gereği otel parasını, gazete ödedi. Ama onun çok büyük haber değeri vardı tabiî.

Ruşen Çakır: Beni zamânında Fethullahçıların Washington’daki “Abant Toplantısı”na çağırdılar. “Benimkini gazete karşılıyor” dedim. Herkesin parasını verdiler, benimki hâriç. Bütün Abant’taki toplantılarında da öyle oldu. Şimdi burada böyle bir imkânımız yok. Onların hepsinin haber değeri vardı, gitmek istedim, gazete karşıladı.
Bir de şöyle bir şey oldu: Ben hesapta pazartesi günü Roma’daki geziyle ilgili bir yayın yapacaktım. Tepkilerden sonra hiçbir şey söyleyesim gelmedi. Ekrem İmamoğlu ile ilgili bir yorum yapacaktım “Nasıldı? Ne anlattı?” minvâlinde. Ama hakîkaten ambale ettiler. Bir de şöyle bir husus var: Biliyorsun Müge de vardı o gezide. Bilmeyenler için söyleyeyim; eşim Müge İplikçi, yazar. “Vay efendim! Eşini götürdü” diye o kadar seviyesiz şeyler söylendi ki. Müge son dönemde Medyascope’ta belediyenin yaptığı bütün faaliyetlerin haberlerini yaptı. Yıllardır yazarlık yapan, köşe yazarlığı da yapmış bir edebiyatçıdır. Sanki sâdece benim “karım” olma vasfıyla gelmiş gibi sözler söylendi. Öyle bir şey yok. İnsanlar bunu da kullandılar ve bunun söylenmesi, o işi benim açımdan çok daha kötü yaptı. “Keşke gitmeseydim” dedim. Bu ülke acâyip bir ülke. Ama sonra düşünüyorum, içimize gazetecilik işlemiş. Beni oraya çağırmasalardı, kıskanırdım. 
Kadri Gürsel: Bu olayı eleştirenlerin üslûbunda problem olabilir, ama bir yerde onlara hak veriyorum. Türk medyasının en az 20 yıldır çektiği bir ıstırâbın, kendini başka bir açıdan yeniden üretmesinden endîşeleniyorlar. Bu konudaki hassâsiyetlerini anlayışla karşılıyorum. Türkiye’de otoriterlik, medya-siyâset ilişkilerinde başladı. Henüz iktidarda değilken ve iktidâra gelmelerine –her şey yolunda giderse– henüz daha üç dört sene varken, iktidârın sonunda katı bir otoriterliğe doğru meyleden medya-siyâset ilişkisi pratiklerini henüz muhâlefetteyken taklit eden bir anlayış karşısında olup olmadıklarını kendilerine soruyorlar. Belki de bunun işâretlerini gördükleri için tedirgin oluyorlar. Bu da var. Ayrıca, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin danışman kadrosunun üslûplarının hiç de yardımcı olmadığı kanaatindeyim. 

Ruşen Çakır: O ayrı bir konu.
Kadri Gürsel: O ayrı değil. Çünkü bunlar unutulmaz. Bak bunlar unutulmaz. Karadeniz gezisinde, Nagehan Alçı’yı, Akif Beki’yi, Ertuğrul Özkök’ü nasıl savunmuşlardı? Eleştirenlere, “Bunlar 200 kişi zâten” demişlerdi. İmamoğlu da, “Akıllı olun” demişti.

Ruşen Çakır: Biliyorum. 
Kadri Gürsel: Şimdi de, Faruk Bildirici’nin, benim de eleştirebileceğim, gereksiz gördüğüm bâzı hususlar içeren bir yazısı https://farukbildirici.com/roma-gezisi-davetli-gazetecilik-ve-murat-ongun-un-yaniti/ var. “Burada eleştirel bir şey yok” denmiş. Eh yok tabiî, çünkü olayın naturasında, yani o gezinin kendisinde eleştirilecek bir şey yok. Murat Ongun’un eleştirilere verdiği cevap şöyle: “Biz, gazetecileri, bizim ya da partimizin propagandası için dâvet etmedik, Türkiye ve İstanbul’un başarısına ortak olmaları için dâvet ettik.” Bu bir retorik. Tamam, kabul edilebilir, eyvallah. “Büyükelçilik dâvetlerinde atıştıran, içki içen gazetecilerin bunları yapmaması mı gerekir?” Bu ne demek? Bu, çok sorunlu bir üslûp. İçki içmeyi niye karıştırıyorsun? Büyükelçilikleri niye karıştırıyorsun? Bu konuda hiç konuşmaması gerekiyor, niye olduğunu kendisi de bilir. “Bu yanlış bir tartışmadır” demiş. Tamam, yanlış bir tartışma, ama senin dahlin de yanlış. Bunun düzelmesi lâzım. Bu sorunlu üslûp, tutum, kendi alanıyla ilgili bir eğitim eksikliği. Burada ciddî bir problem var. Murat Ongun’un burada mütekâmil olması lâzım. Eğer kendini geliştirerek devam edecekse, ileride cumhurbaşkanının sözcüsü olacaksa ya da başdanışmanı olacaksa, bu üslûpla konuşmaması lâzım. Buna kendisini hazırlaması lâzım. Yaş olarak kendisinden büyüğüm ve tecrübem daha fazla. Kendisini nâçizâne uyarmış olayım buradan. 

Ruşen Çakır: Yavaş yavaş başka konulara geçelim. Kemal, bununla ilgili söyleyeceklerin var mı?
Kemal Can: Kadri’nin söylediği o “mütekâmil olma” meselesinde, daha önceki deneylerden çıkarılan derslerle varılan nokta galiba başka bir yönde. Bir tarafta, her türlü hâdiseyi bir linç fırsatına dönüştüren, insan aforoz etmeyi, etiketlemeyi bir imkân olarak değerlendiren bir yaklaşım var. Bu, kimi zaman haset kimi zaman hamâsetle yoğuruluyor. Ama ilkeler ve temel prensipler, kendinden emin olan insanlar için konmaz. Tam tersine, risk oluşturan insanlar için konulur. Kendinden emin olan insanlar, kendi kişisel etik meşrûiyetlerini kendi performanslarıyla üretirler. Aynı şekilde, bu linç sürülerinin haksız, mesnetsiz, hattâ biraz maksatlı saldırılarını gösterip, sanki hiçbir sorun yokmuş gibi konuşmaya çalışmak da bence çok doğru değil. 

Ruşen Çakır: O parmağı kime sallıyorsun Kemal?
Kemal Can: Sana sallıyorum. Bu, her meselede böyle oluyor. Uçlaştırılan en kötü örnekleri gösterip “Bunların hepsi böyle” deniyor. Burada problemli olan şeyler var. Tıpkı Karadeniz gezisinde olduğu gibi. Karadeniz gezisinin sonrasında da şöyle bir şey çıktı: “Vay! Ne kadar haksız biçimde adamı eleştirdiniz. Ama bak adam şu anda cumhurbaşkanlığına yürüyor” oldu İmamoğlu tartışmasında. Ama aslında mesele, tam da yürüme sırasında nereye doğru baktığını, neyi göstermek istediğini, neyle yan yana durduğunu anlamak.
Biraz önce Kadri’nin söylediği gibi, 20 yıllık bir hikâye yaşanmış ve “Şimdi sıra bizde. Biz de yaparız bunları. Ne var ki bunda? Hukukî bir sorun da yok…” Çünkü etik meselelerin çoğu hukukî bir mesele değildir. “Biz de o zaman kendi uçaklarımızı kullanırız.” O yüzden Ertuğrul Özkök’ün yazısına dikkat çektim. Kimin yazısı olduğu önemli değil; ama sonuçta, bu tartışmadan bir şey öğrenerek çıkmak lâzım. Ben biraz öyle bakıyorum. İmamoğlu’nun organizasyonu gelişmelerden memnun mu bilemiyorum; ama sen başta olmak üzere, gazetecilerin, “Çok da değdi. Bu kadar nimetin yanında bu külfet bir şey değildir” dediğini pek sanmıyorum açıkçası.

Ruşen Çakır: Evet. Yavaş yavaş toparlayalım. Diğer konulara geçmek gerekiyor.
Kemal Can: Bu arada benim bir şarj problemim var. Her an yayından düşebilirim.

Ruşen Çakır: Yayından düşersen arkandan konuşuruz, merak etme.
Kemal Can: Seyirci “Vay! Ruşen, Kemal’i yayından gönderdi” demesinler diye söylüyorum.

Ruşen Çakır: Desinler, nâmımız yürüsün. Daha konuşacak çok şey var. Bu tür konuları herkesin stüdyoda olduğu bir zamanda konuşmak daha câzip olur. İlk fırsatta tekrar konuşuruz. Nasıl olsa böyle konular yine gündemde olur. İran konusunu kenara bırakalım, buna süremiz yetmeyecek. Sokak hayvanlarını uyutma meselesini konuşalım. Ben bugün çok da güzel bir köpek fotoğrafıyla, “Kimi uyutuyorsunuz?” diye bir gönderi paylaştım. O kadar çok ilgi gördü ki. Hakîkaten insanlar bunu tartışıyor. Ama konuşanların ezici bir çoğunluğu, söz konusu olan yasa tasarısını savunan insanlar. Çoğu da sokak köpeklerinden “itler” diye bahsediyorlar. Tıpkı sığınmacılar meselesinde olduğu gibi, lâf ettiğimizde, “Al evine besle” diyorlardı, şimdi de böyle söylüyorlar. Ve yine sığınmacılar meselesinde olduğu gibi bir iki tâne yaşanmış kötü olayın görüntüleri yayınlanıyordu, şimdi de saldırıya uğramış, kuduz olmuş çocuk görüntüleri yayınlanıyor. Türkiye’nin gündemine bu mesele birdenbire girdi. Anlaşılan bayağı bir süre bunu konuşacağız. Garip bir kutuplaşma başladı. Aslında bu son seçimde de Yeniden Refah Partisi bunu çok kullandı. Ama şimdi Fatih Erbakan bir açıklama yaptı ve “Biz uyutulma demiyoruz. Allah’ın verdiği canı Allah alır” deyip pozisyon aldı. Ben şu düşen mikrofonla uğraşırken siz kaldığınız yerden devam edin.
Kadri Gürsel: Gerçekten bir kutuplaşma var. Ben bunun istenilen bir sonuç olduğunu, yani planlı bir hareket olduğunu düşünüyorum. Yaptığımız paylaşımlara verilen cevaplara baktığım zaman, Suriyeliler meselesinde olduğu gibi benzer argümanlar, benzer sosyal politik profiller, benzer kültürel profiller çıkıyor karşımıza. Bu karşımıza çıkan profilin yüksekliğiyle gerçekliği mukayese ettiğimizde, hâdisenin toplumda, şehir hayâtında bize yaşattığı gerçeklik, başıboş köpeklerin sürüler hâlinde insanlara saldırması, hâdisenin olağan hâlinden çok daha vahim ve artık her yerde her an cereyan ettiği gibi bir izlenime kapılmamak mümkün değil. Ama gerçek bu değil.
Ben fikrimi hemen özetleyeyim. Benim ahlâkî ve etik bakışım şu: Biz biziz. Biz Türkiye'yiz. Bu konuda ne ikiyüzlü davranan Batı medeniyetini örnek almak zorundayız ne de bu konuda hiçbir etik ve ahlâkî kaygı duymayan Ortadoğu ülkelerine dönüp bakmalıyız. Biz olduğumuz gibi olmalıyız ve kendi çözümlerimizi üretmeliyiz. Bunlar arasında da ifrat ve tefrit yok. Bunlar arasında birçok gri ton var. Sokak hayvanları derken, burada köpeklerden bahsediyoruz. Kedilerin toplu halde insanlara saldırdığı durumlar yok. Köpeklerin sürü hâlindeyken kendilerini güçlü hissettiklerinde bâzen yaptıkları şeyler var. Bir parantez açıp kapatayım: Şu an Türkiye’de kuduz hastalığı yok. Ama bu gelmeyecek demek değil. “Sokaklarda yaşayan tüm köpekleri toplayalım. 30 gün tutalım. Sonra onları öldürelim” deniyor. Bu, maksimalist, totaliter, aşırıcı ve faşizan bir çözüm. Bu çözümleri öneren kişiler, yani “itler” diye bahseden, “itlâf” diyen, “hepsini öldürelim” diye cevap yazan insanların, dünyaya, ülkelerine, kendilerinden olmayanlara, kendileri gibi olmayanlara bakışı da farklı değil. İsim vermeyeceğim ama bunlar nihâî çözüm yanlısı insanlar. Biraz daha çok para harcayabiliriz, evet, hepsini toplayabiliriz. Ama önce, bu hayvanların, duyguları olan hayvan bireyler olduğunu kabul etmemiz lâzım. Hayvanların hepsini toplayabiliriz, sonra bunları kısırlaştırır ve bunların sokaklarda üremesine engel olabiliriz. Hiç kimseye zarârı olmayan günahsız, mâsum bir köpeği, “İleride bu beni ısıracak” diye öldürmek canavarlıktır; insanlıkla alâkası yoktur. “Önce bir defa insanlığınızı sorgulayın” diyeceğim ben. Günümüzün insanı olmanın gereği bu tür toplu katliamlar örgütlemek değildir.

Ruşen Çakır: Kemal Bey, sen ne diyorsun bu konuda?
Kemal Can: Bunlar biraz paket işler. Kadri’nin söylediği gibi, kestirmeci, imhâcı, bâzen başka konularda inkârcı, toptancı ve herhangi bir ahlâkî, insânî, vicdânî kategoriye bağlı olmayan, “kökünden çözmek” gibi maksimalist bir içeriği olan, ama aslında bir tür vahşilik anlamına gelen bir yaklaşım var. Bu genellikle, biraz büyüyecek hâle gelen, rahatsızlığı artan problemlerde çok kolay devreye girebiliyor. Meselâ çocuklara yönelik birtakım şeyler olduğunda, birdenbire sosyal medyada “Îdam geri gelsin” kampanyaları açılabiliyor. Bu meselelere hiç duyarlığı olmayan birileri, birdenbire o lokomotifin peşine takılabiliyor. Aşı karşıtlığı böyle gelişebiliyor. Sokak hayvanlarının imhâsı, öldürülmesi meselesi de özel olarak biriktirilmiş ve normalde sistemin kendi işleyişi açısından hiçbir sorun teşkil etmemesi mümkün olan bir konu. Çünkü köpekler oy hakkı olan ya da kendilerine bir tepki geldiğinde buna siyâsî karşılık verebilecek bir topluluk değil. Onları sevenlerin ve bu konuda hassâsiyet gösterenlerin de büyük çoğunluk olmadığını biliyoruz. Dolayısıyla büyük kalabalığın memnûniyetini çağırabilecek ve üstelik palavradan “Sorun çözüyoruz” görüntüsü yaratabilecek popülist bir atakla, biraz önce Kadri’nin de gayet iyi özetlediği ve benim üstüne çok fazla şey eklememe gerek olmayan, insanlıktan, medeniyetten uzak, başka çözüm imkânlarını düşünme zahmetinden uzak, bütün canlıların ortak hayâtının sürdüğü bir gezegene karşı kendi borçlarını ne kadar ödediğini sorgulamaksızın, kendini bütün her şeyin sâhibi zanneden çoğunluk gibi davranmak, tarlaları, ormanları, bütün doğal hayatı imhâ ederken sokak hayvanlarını da imhâ etmekte hiçbir sakınca görmeyen kalabalıkları tatmin eden, üstelik de buna siyâseten bir problem çözüyormuş görüntüsü ekleyebilir bir popülist atak yaşanacak anladığımız kadarıyla ve “Bu iktidar bu reaksiyonlara rağmen önemli bir sorunu çözdü” olacak.
Tribünlerde, özellikle sosyal medyadaki hareketlilik açısından baktığımızda, çeşitli meselelerde, hep benzer, son derece faşizan refleksler veren ve bu tür köpürtmeleri yükselten kesimler oluyor. Burada ilginç bir işbirliğinin de yaşandığı görülüyor. Halbuki problem baş edilemez bir hâle gelmeden önce, pek çok başka problem gibi, bunun bir sorun olarak ele alınması, tartışılması, çözüm seçeneklerinin gündeme getirilmesi, çözüm için birtakım mekanizmaların oluşturulmasına hiç şans tanımadan, bir imhâ ile “Sorun çözüyoruz” yaklaşımı önümüze gelecek. Bu, daha önce çeşitli zamanlarda yaşandı. İstanbul’da bunun adası bile var. Köpeklerin toplanıp bırakılarak açlıktan birbirini yiyerek öldükleri bir Hayırsızada örneği var ve neredeyse bir târihî anıt gibi duruyor Marmara Denizi’nde. Dolayısıyla bu daha önce de yapıldı. Daha önce de yapıldığında, sorun çözen değil, kötü bir icraat olarak mîras kalan bir şey. Umarım bu kötülüğü yapmazlar. Söyleyeceklerim bu kadar.

Ruşen Çakır: Ben “Kimi uyutuyorsunuz?” diye yazdım ya; çünkü çok açık bir şekilde sokak hayvanlarından yana tavır alıyorum, acâyip küfürlü mesajlar geldi. Bir de çok çarpıcıdır, klasik “fondaş” yorumları yapanlar oldu. Biliyorsun artık bana ve Medyascope’a kızmak istedikleri zaman “fondaş” diyorlar. Ama bir türlü bağlantıyı kuramadım. Biz yurtdışından, vakıflardan fon alıyoruz. Bize sokak hayvanlarını koruyun diye para mı veriyorlar? Milletin böyle bir tasavvuru var sanki.
Kadri Gürsel: Bu zâten kim olduklarını anlatıyor. Arkadaki profili, organizasyonu anlatıyor. Bu tamâmen siyâsî bir operasyon.

Ruşen Çakır: Ama ortada şöyle bir şey var: Birkaç gün önce, sağ olsun Metin Cihan iktidar yanlısı vakıfların Avrupa Birliği’nden fonlar aldığını ortaya çıkarttı. Bugün İletişim Başkanlığı’nın da fon aldığını çıkartmış. Zâten hep bunu söylüyorduk da, bu tür detaylar yoktu. Biz aldığımız paraları açık bir şekilde yazıyoruz, ediyoruz. Bir bakıyorsun, bir gazeteci çıkıyor, araştırıyor. Ama nereden buluyor? Avrupa Birliği’nin Erasmus kayıtlarından buluyor. Gizlenen şeyler. Fondaş meselesi de ayağa düştü. İran’ı konuşamadık, ama bugün bir video gördüm. Siz de gördünüz mü? 
Kadri Gürsel: Ben “Al evinde besle” diyenlere bir şey söylemek istiyorum, içimde kalmasın. Ben besliyorum kardeşim. Ben sekiz kediye bakıyorum. Sekiz kediyi doyuruyorum. Sekiz kedi için bir barınak hazırladım. Dışarıda bakıyorum. Bütün sağlık ihtiyaçlarını karşılıyorum. Göreceli olarak çok ciddî paralar da harcıyorum. Bu sekiz kedinin bakımı, aşısı gözetimim altında. O yüzden böyle konuşmasınlar böyle. 

Ruşen Çakır: Şimdi “Kedi değil köpek al” diyecekler.
Kadri Gürsel: Köpekler maalesef o sınırlar içinde olmuyor. Sâhipsiz köpek tutulmuyor. Zâten benim yaşadığım yerde sâhipsiz köpeklere gayet iyi bakılıyor. Kulübeleri var filan. Yani kolektif bir sâhiplenme var. Ayrıca, Milan Kundera’nın Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabında beylik bir vecizi vardır. Meâlen aktarıyorum, der ki: “Sizin kim olduğunuz, güçsüz varlıklara karşı tutumunuzdan belli olur”. Sizin de kim olduğunuz –kim olduğunuzu biliyoruz da ne olduğunuz– sokak hayvanları gibi güçsüz varlıklara karşı takındığınız bu gaddar, insanlık dışı, câni tutumdan belli.

Ruşen Çakır: Son olarak kapatırken şunu söyleyeceğim, İran kusura bakmasın artık, nasıl olsa bir şeyin değişeceği yok. Bugün sosyal medyada bir video gördüm. Eminim siz de görmüşsünüzdür. Meksika sınırından Amerika’ya giren bir Türk vatandaşı.
Kadri Gürsel: Evet, hemen Amerikalı olmuş. 

Ruşen Çakır: Kendisi girmiş. Gördün mü Kemal?
Kadri Gürsel: Trump’çı olmuş hemen. Çok komik.

Ruşen Çakır: Ne diyor? “Devlet haklı. Her önüne gelen alınmamalı. Ben iyiyim, ama diğerleri öyle mi bakalım?” diyor. “Geçmiş taraması yapılması lâzım” diyor. 
Kadri Gürsel: Türk işte. Türkiye’den geldiği için tecrübeli bir Amerikan vatandaşı.

Ruşen Çakır: Allah bilir şimdi oradan da bize lâf atar. 
Kadri Gürsel: Uyanık. Siyâsî kurnazlık bu. Burada bedâva değil bu işler, bunun bedeli var. Türkiye’de olmak lâzım.

Ruşen Çakır: Sokak hayvanlarıyla ilgili paylaşımıma bir tâne vatandaş Florida’dan yorum yapmış. Bâri nereden olduğunu gizle. Profiline giriyorsun Florida’da. Oradan kalkmış buradaki sokak hayvanları konusunda yorum yapıyor.
Kadri Gürsel: Florida’da timsahlar var. Orada timsahları alıyorlar, ama öldürmüyorlar. Hiç kimse “Timsahları katledelim” demiyor. Milletin havuzuna, bahçesine giriyor, yolda yürüyor. İnsanlar korkuyorlar. Ama “Bütün timsahları yok edelim, katledelim, itlâf edelim, uyutalım” diye kampanya yapan bir garip güruh yok Florida’da. Öyle bir şey yok.

Ruşen Çakır: Evet. “Haftaya Bakış”ı burada noktalıyoruz. Kemal Can’a, Kadri Gürsel’e teşekkürler. İzleyicilerimize de teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak üzere. İyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
16.06.2024 “AK Parti içindeki gayri memnun kesim” ve “bürokratik vesayet” ile mücadele iddiaları
09.06.2024 Fethullahçı şebekeyle savaşmak için içeride barışa ihtiyacımız var
07.06.2024 CHP’nin yükselişi sürüyor mu? Hatem Ete ile söyleşi
07.06.2024 Ruşen Çakır ve Kemal Can ile Haftaya Bakış (217): Hakkâri Belediyesi’ne kayyum atandı - Akşener’in Beştepe ziyâreti - Fethullahçılık nereye gidiyor?
06.06.2024 Fethullah Gülen’in yeğeni Ebuseleme Gülen ile söyleşi: “Çok günahımız var, îtiraf etmeliyiz”
04.06.2024 Değişen Güneydoğu’dan izlenimler (3): Kürt hareketi ve Kürtlerin yarım kalan “Türkiyelileşme” süreci
03.06.2024 Değişen Güneydoğu’dan izlenimler (2): Erdoğan’ın yarasını ne kayyumlar sarabildi ne de HÜDAPAR
02.06.2024 Değişen Güneydoğu’dan izlenimler (1): Dönüşüm ve değişimin başrolünde kadınlar var
01.06.2024 Değişen Güneydoğu (4) – Van – Neslihan Şedal olaylı seçimi ve dönüşen şehri anlatıyor: “Kadın özgürleşmeden toplum özgürleşmez”
31.05.2024 Değişen Güneydoğu (3) Batman: Kadın intiharlarından “Kadın Kenti”ne Gülistan Sönük : “Kayyumlar en büyük tahrîbâtı kadın kurumlarında yapmışlar”
16.06.2024 “AK Parti içindeki gayri memnun kesim” ve “bürokratik vesayet” ile mücadele iddiaları
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı