Vatan Gazetesi Kitap Eki
Bu yıl, 14 Ağustos günü Pakistan 60. kuruluş yıldönümünü kutlayacak. Fakat yaklaşık 170 milyon nüfuslu bu stratejik ülke epey kritik bir dönemden geçiyor. Pakistan’ın iç içe yaşadığı krizlere kısaca bakacak olursak:
1) 1999’da demokrasiyi rafa kaldıran ve o tarihten beri Devlet Başkanlığıyla Genelkurmay Başkanlığını birlikte yürüten General Pervez Müşerref’in iktidarı sallantıda. Müşerref’in Anayasa Mahkemesi Başkanı İftihar Muhammed Şodri’yi görevden almasıyla başlayan gösteriler, sürgündeki eski başbakanlar, laik karakterli Benazir Butto ve Nevaz Şerif’in yönlendirmeleri ve İslamcı partilerin de katılımıyla giderek büyüyor.
2) Afganistan yönetimi, Taliban’ın yeniden güç kazanmasından ve ülkede gerçekleştirilen intihar eylemlerinden, doğrudan Pakistan’ı sorumlu tutuyor;
3) Taliban’ın Pakistan’ın aşiretlerin denetimindeki ve devletin fazla bulaşamadığı sınır bölgelerinde üslendiği bir sır değil. El Kaide’nin de yıllardır aynı bölgelerde varlık göstermesi ABD’yi çileden çıkarıyor. Müşerref, Taliban ve El Kaide’ye alttan alta destek veren kendi subaylarıyla (özellikle istihbaratçılar) Washington arasında sıkışmış durumda.
4) Aynı bölgede, aşiretlerle yabancı savaşçıların (şu anda çoğunlu Özbekistan İslami Hareketi adlı gruba bağlı) çatışmaları ayrı bir istikrarsızlık unsuru.
5) Pakistanlı radikal İslamcı gruplar seslerini yükseltiyorlar ve kuruluşundaki tek çimento İslam dini olan ve bir ölçüde şeriatla yönetildiği söylenen bu ülkeye Talibanvari bir rejim getirmeye çalışıyorlar.
6) Bu arada Pakistan’la Hindistan arasında Keşmir anlaşmazlığının sürdüğünü, her iki tarafın da atom bombası sahibi olması nedeniyle gerginliğin savaşa dönüşmemesi için uluslar arası güçlerin epey çaba harcadığını da ekleyelim.
Cami ve kışla arasında
Pakistan ile Türkiye geleneksel olarak yakın dost olarak bilinir. Bunun zirvesine Türkiye’yi Kenan Evren, Pakistan’ı Ziya ül Hak’ın yönettiği 1980’li yıllarda tanık olmuştuk. İkisi de darbeci generaldi, demokrasiyi rafa kaldırmışlardı. Ama bizimki laik, Ziya ise şeriatçıydı. Ne gam, çok çok iyi anlaşıyorlardı.
2005 yazında gittiğim Pakistan’da bu dostluğun yalan olmadığını bizzat gözledim. Türk olduğumu söylediğimde bütün kapılar açılıyordu. Fakat bu sevginin bilgiyle beslenmediğini de biliyordum. Çünkü Pakistan yolunda okuyacak Türkçe bir şey bulamamıştım. Bunun yerine ABD’de basılmış iki kitaptan bu ülkenin tarihi ve bugünü hakkında epey bilgi sahibi oldum. Bunlardan birincisi eski diplomat Hüseyin Hakkani’nin 2005 basımı “Pakistan: Between Mosque and Military” (Cami ve Kışla Arasındaki Pakistan), diğeriyse Stephen P. Cohen’in ilk baskısı 1998’de çıkan “The Idea of Pakistan” (Pakistan Fikri) adlı kitaplarıydı. Cohen dışardan, “cool” ama epey yararlı bir eser üretmiti, Benazir ve N. Şerif’e danışmanlık yapmış olan Hakkani ise Müşerref rejimini sert bir şekilde eleştiriyordu.
Hakkani kitabında Pakistan devletinin, özellikle de askeri istihbarat teşkilatı ISI’nin Afganistan’da Ruslara, Keşmir’de Hintlilere karşı cihatları nasıl örgütleyip yönlendirdiğini de ayrıntılarıyla anlatıyor. Ancak Pakistan denetimindeki cihad hareketleri ve buradaki radikal İslamcı örgütlenmeler konusunda en doyurucu bilgileri iki Fransızın, Mariam Abu Zahab ile Olivier Roy’nın birlikte kaleme aldıkları, 2002’de çıkan ve kısa süre içinde İngilizceye de çevrilen, “Réseaux Islamiques: La Connexion afghano-pakistanaise” (İslamcı Şebekeler: Afgan-Pakistan Bağlantısı) adlı kitaplarından edindim. 11 Eylül saldırılarının ardından ortaya çıkan yoğun bilgi talebini gidermeye yönelik bu topu topu 80 sayfalık kitapçık (iki yıl sonra yazarları tarafından geliştirilip 120 sayfaya çıktı), sadece kuru bilgiler değil, kısa süre içinde çoğu doğrulanan bir dizi sıkı analizi de içeriyor.
Yıllardır İngiliz ve Amerikan gazetelerinin Pakistan muhabirliğini yapan Zahid Hüseyin ise geçtiğimiz günlerde piyasaya çıkan “Frontline Pakistan: The Struggle with Militant Islam” (Cephe Ülkesi Pakistan: Militan İslam ile Mücadele) adlı kitabıyla çok hayırlı bir iş yaptı. Hüseyin Afganistan, Keşmir ve Pakistan’daki İslamcı hareketler hakkında çok zengin ayrıntılar sunuyor bize. Ancak İslamcılığa yönelik eleştirisinde sık sık sübjektiğe kaçması ve olayları büyük ölçüde Pakistan derin devletinin komploları olarak sunuyor olması biraz rahatsız edici. Halbuki kendisini Washington’da bir konferansta dinledim, kitabına kıyasla daha serinkanlı ve objektif buldum.
Dost ülkeye kardeşçe bir bakış
Ve nihayet Türkçe bir kitap: “Uzaktaki Yakın Ülke: Pakistan.” Dostum ve meslektaşım Harun Çelik’in, Cihan Haber Ajansı muhabiri olarak Pakistan’da geçirdiği yılların bir dökümünü hep sabırsızlıkla bekledim. Nihayet geçen yıl Temmuz’da Aktüelya Yayınları Çelik’in 400 küsur sayfalık, sıcak, bilgilendirici kitabını bol sayıda fotoğrafla zenginleştirerek bastı.
Harun’u ilk kez Zaman Gazetesi’nde çıkan “Pakistan’dan El Kaide Manzaraları” başlıklı izlenim yazısıyla tanımıştım. Bugüne kadar El Kaide üzerine Türkçede okuduğum bu en etkileyici yazı, yazarın konuya vukfu, muazzam gözlem kabiliyeti ve samimiyetiyle beni çarpmıştı. Muhafazakâr bir yazarın, yalana dolana, komplo teorilerine sığınmadan El Kaide gerçekliğiyle bu derece doğrudan yüzleşmesi çok rastlanan bir durum değildir. İşte aynı konusuna hakimiyet, gözlem gücü, eleştirellik ve samimiyet Harun’un kitabının hemen her sayfasında da karşınıza çıkıyor.
Bu kitabı okumak çok eğlenceli, çünkü yazar gerçekten size çok matrak şeyler anlatıyor. Bir Batılı yazsa kolaylıkla “oryantalist”, hatta “ırkçı” olarak tanımlayabileceğiniz bir dizi anekdot, bir Pakistan sevdalısı olduğu su götürmez olan Harun’un kaleminde birer hoşluk oluyor. Zaten yazar sık sık “Ne yapalım onlar da bizi yadırgıyor” diyerek işi tatlıya bağlıyor. İşte birkaç örnek: Pakistanlılar karpuzu tuzlayarak yiyor, ayranı şekerle, limonatayı tuzla içiyorlar.
Harun kitabında Pakistan’daki karmaşık etnik, dinsel ve mezhepsel yapının nasıl kırılgan bir zemin üzerine oturduğunu, en birleştirici gibi görünen İslam’ın farklı yorumlarının nasıl rekabet ve çatışmalara yol açtığını anlatıyor. Pakistan’ın İslamcı subaylarıyla laik Türk meslektaşları arasındaki geleneksel ve oldukça sıkı dokunmuş bağlar hakkında yazdıkları pekala bizdeki laiklik-şeriat tartışmalarına yeni ufuklar açabilir.
Harun Çelik’in kitabını her şey bir yana sırf şu iki bölüm için okumanızı öneririrm:
1) Başlarına buyruk, yarı çıplak ve kir pas içinde yaşayan Kalenderiler ile toplumda aşağılanmak bir yana gözetilen, hatta yeni doğmuş çocuklar için dua etmeleri istenen ve gruplar halinde dolaşan eşçinselleri anlattığı “Kalenderiliğin bu kadarı fazla hani” başlıklı bölüm;
2) Lahor’daki Nevruz kutlamalarında yaşanan uçurtma uçurma çılgınlığını ele aldığı “Böyle olur bu ellerin şenliği, eğlenirken öldürürüz biz bizi” başlıklı bölüm.