Sırada hilâfet mi var?

14.07.2020 medyascope.tv

14 Temmuz 2020’de medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Zelal Direkci hazırladı.

Bu yayını yapmak farz oldu, çünkü Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması üzerine, öncesinde ve açıldıktan sonra yaptığım yayınlarda bunun Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın elindeki son koz olduğunu ısrarla vurguladım. Buna bazı izleyiciler şiddetle itiraz ettiler ve en fazla dile getirdikleri husus ise hilâfet. Yani Ayasofya’yı tekrar ibadete açan Erdoğan’ın pekâlâ hilâfeti de tekrar getirmek isteyebileceğini söylüyorlar. Bunun bayağı bir rivayet olarak dolaşımda olduğunun farkındayım.
Olur mu olmaz mı? Bunun üzerine birtakım bazı görüşlerimi ifade etmek istiyorum. Ama öncelikle şunu vurgulamak isterim: Erdoğan şahıs olarak herhalde böyle bir şey istiyordur — yani İslâm dünyasının halifesi olmayı. Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı ve başkanı oldu; bunun ötesinde de böyle bir hayali kesinlikle vardır. Zaten bu hayal Millî Görüş hareketinin çok öteden beri hayali. Necmettin Erbakan’ın önermesinin temelinde Türkiye’nin liderliğinde bir dünya İslâm birliği vardır. Onun altında, İslâm ortak pazarı gibi başka hususlar da vardı, ama en önemli yönü dünya İslam birliği idi ve Türkiye’yi lider olarak görüyordu. Dolayısıyla Erdoğan ve onunla beraber hareket edenlerin bir kısmı, en azından özellikle Erdoğan’ın kendisi, bu fikirle, bu heyecanla, bu hedefle büyüdüler ve siyaset yaptılar. Kimi zaman reel politiğe göre hareket ettiler, fakat her zaman için hedeflerinde bu oldu. Bugün de vardı, yarın da olacaktır. Bunda şaşıracak birşey yok.
Peki bunu gerçekleştirebilir mi? Bu sorunun birçok ayağı var. Türkiye’nin kendi iç dinamikleri var, dünyanın genel dinamikleri var, bir de İslam dünyasının dinamikleri var. Bu dinamiklerin her birini ayrı ayrı incelediğimiz zaman, bunun gerçekleşmesi imkânsızdan da öte bir şey olduğunu, eğer gerçekleşse bile bir tür karikatür olacağını söylemek mümkün. Bir kere Türkiye’de, örneğin Ayasofya meselesi sorulursa, cami olsun diyen çok kişi vardı; ama Ayasofya cami olsun diye yırtınan, bunun için mücadele veren insanların sayısı çok çok azdı. Dolayısıyla Ayasofya meselesi aslında gündeme taşınan bir mesele idi. Türk sağının yıllardan beri dile getirdiği bir “kızıl elma”, hedefti. Ve bir arada Erdoğan bunu açtı. Israrla bunu söylüyorum. Erdoğan güçlü olduğu için Ayasofya’yı ibadete açmadı, tam tersine güçsüz olduğu için açtı. Buradan bunu yaparak güç devşirmeyi hedefledi. Şu âna kadar gelen tepkilerden bu konuda çok başarılı olmuşa veya olacağa benzemiyor.
Yine de 24 Temmuz’daki ilk Cuma namazını görmek ve ardına bakmak lâzım. Şu âna kadar açıkçası Ayasofya üzerine Türkiye’de çok büyük bir coşku yaşanmıyor. Erdoğan’ın denetimindeki medya bunu yansıtmaya, göstermeye çalışıyorlar. Fakat gösterilecek çok fazla bir şey yok. Bununla birlikte hiç kuşkusuz 24 Temmuz’da yapılacak olan Cuma namazı –öncesinde ve sonrasında– bayağı bir ballandıra ballandıra anlatılacak, takdim edilecek. Fakat yine de ben bunun, Erdoğan’ın umduğu mobilizasyonu, hareketliliği getireceği kanısında değilim. Hilâfet meselesi ise bundan çok daha geride bir nokta. Sorulduğu zaman, çok dindar insanların dışında kimsenin gündeminde, aklında bir hilâfet olduğu kanısında değilim. Çünkü hilâfet bizde esas olarak Saltanat ile birlikte anılıyor ve buradan Saltanat’tan Cumhuriyet’e geçiş ve Cumhuriyet’in ilk uygulamalarından olan, 3 Mart 1924’te Meclis kararı ile hilâfetin kaldırılmasından sonra, bunların Türkiye insanının hayal dünyasında çok fazla bir yer kapladığı kanısında değilim. Cumhuriyet Türkiye’de, bütün yaşananlara rağmen, bütün sorunlara rağmen büyük ölçüde içselleşmiş durumda. Hilâfeti isteyen büyük ölçüde Saltanat’ı da birlikte isteyendir diyebiliriz.
Muhakkak isteyen var, muhakkak bunun hayalini kuran var. Fakat bunların Türkiye’de bu hayali gerçekleştirebilecek güçte olduğunu sanmıyorum. Bbuna karşı çıkacak olan çok geniş kesimler olacağını düşünüyorum. Bu Ayasofya meselesine benzeyecek bir mesele değil. Fakat onu bir kenara koyalım; Türkiye’nin içerisinde kamuoyu oluşturmak, bir şekilde Erdoğan birçok şeyi, “Ben yaptım oldu” diye hayata geçirebiliyor. Hiç yapmaz denilen birçok şeyi yaptı. Kimisini zorlanarak kimisini rahat bir şekilde yaptı. Burada tabii hep bu yaptığı şeylerde insanlar, muhalefet, rakipleri onun kutuplaştırma tuzağına düşmeme adına birçok şeye sessiz de kaldılar, ya da yeterince direnç göstermediler. Fakat hilâfet, halifelik meselesinin bambaşka birşey olduğu kanısındayım.
Olayın İslâm dünyası boyutuna baktığımız zaman, diyelim ki siz hilâfet ilan ediyorsunuz; bunun anlamı nedir? “Ben dünya Müslümanlarının merkezi, lideri olacağım.” Dünya Müslümanlarının öncelikle bundan haberi olması ve size istiyor olması lâzım. Bunun işaretleri var mı? Yok. Bir zamanlar Erdoğan “one minute” olayında epeyi bir dalgalanma yaratmıştı İslâm dünyasında, Filistin meselesi üzerinden, İsrail’e kafa tutma meselesi üzerinden; ama daha sonra İsrail’e karşı mücadelesini tam olarak başarılı bir şekilde yürütemedi. Hâlâ Filistinliler’in sorunu çözülmüş değil. Türkiye’nin Filistin sorunun da bir rolü yok. Erdoğan’ın sözünü ettiği Gazze meselesi mesela bir türlü gerçekleşmedi.
Bir diğer noktada Erdoğan ilk iktidara geldiği zamanlarda Batı ile iyi ilişkiler içerisindeyken, Avrupa Birliği konusunda adımlar atarken, İslâm dünyasının özellikle genç nüfusu tarafından ve tabii ki buralardaki güçlü İslâmî hareketler tarafında bir tür örnek model gibi görüldü. Nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan, ama Batı ile sorunu olmayan bir İslâm ülkesinin demokrasiyi nasıl içselleştirebileceğinin modeli gibi. Bir İslâmî hareket içinden çıkan bir parti, lider, o ülkenin demokratikleşmesinin öncüsü olabiliyordu. Ve bunları yaparken Amerika Birleşik Devletleri’nden de, Avrupa Birliği’nden de, hatta “one minute” öncesi İsrail’den bile destek alabiliyordu. Burada da AKP ve Erdoğan’ın yaratmış olduğu bir ilgi vardı. Bu ilgi ise kısa bir süre içerisinde soldu.
Bir diğer husus, dünyada çok güçlü İslâmî hareketler vardı. Ama bu hareketler özellikle Arap Baharı’ndan sonra, öncelikle Arap dünyasında çok ciddi bir kayba uğradılar. Başarısızlıkla sonuçlandı birçoğu. Mısır bunun ilk baş örneğiydi. Askerin darbesine karşı Müslüman Kardeşler teşkilâtı ne içeriden ne dışarıdan ciddi anlamda kimsenin desteğini alamadı. Bir de bunun üzerine zaten var olan El Kaide’ye çok daha sert bir şekilde IŞİD de eklenince, dünyada İslâmcılığın cazibesi büyük ölçüde azaldı. Hepsinin üzerine bir terör gölgesi bindi. Ve bu nedenle de dünyada İslâmî hareketlerin son 10-20 yılda çok ciddi bir şekilde kayba uğradığını görüyoruz.
Kaldı ki özellikle Arap dünyasındaki İslâmî hareketlerin de Türkiye liderliğindeki bir İslâm birliğinden yana olacaklarını açıkcası çok fazla düşünmüyorum. Bu hareketlerin hemen hemen hepsinde bir milliyetçi damar da var. Arap dünyasındaki o milliyetçi damarın da çok ciddi bir şekilde Osmanlı karşıtlığı ile iç içe geçmiş olduğunu da biliyoruz. Zaten her halükârda şu anda dünyada, Arap dünyasında ve başka bölgelerde çok güçlü İslâmî hareketler yok. Var olan İslâmî hareketlerin de gözünü çevirdiği ülke Türkiye değil. Türkiye kendi derdiyle uğraşan bir ülke durumunda. Ekonomisi eskisi kadar güçlü değil. Demokratikleşme konusunda tam anlamıyla sınıfta kalmış durumda. Batı ile entegrasyon meselesi artık söz konusu bile edilmiyor. Böyle bir ülkenin onlar için cazibesi, olsa olsa şeriat kuralları uygulayan bir şeriat rejimine geçmesi durumunda olur — ki bu noktada şeriat merakının, Suudi Arabistan, İran, Pakistan gibi deneylerden sonra çok fazla kaldığını sanıyorum.
Yani toparlayacak olursak; Türkiye’den birileri halifelik isteyebilir, hilâfeti tekrar getirmek isteyebilir. Ama arkasında gelecek, yani İslâmî terminolojiyle söyleyecek olursak ona biat edecek çok fazla kişi bulamayacaktır. Bir örnek vereyim: Şu anda Türkiye Ayasofya meselesiyle İslâm dünyasının bir tür bayraktarlığını yapma iddiasında ve bir tür rövanş alınmış gibi orada Hıristiyanlığın en önemli mabetlerinden birisi tekrar camiye döndürüldü. Hıristiyan dünyasından çok fazla tepki geldi buna karşı çıkan. İslâm dünyasından ne geldi? Sabah gazetesi derlemiş. Bir tek gördüğüm, Hamas’ın yurtdışı basın ofisinden sözcü Rafet Murra, yani Hamas lideri falan yok belki sonradan yapmıştır, benim baktığım yerde Hamas’ın yurtdışı ofisinin sözcüsü, Malezya’da İslâm Teşekkülü’nün sözcüsü var; onun dışında şöyle destek verenler var: Moritanyalı akademisyen Muhammed Muhtar Şankiti, Suriyeli gazeteci Siba Medvar, Kuveytli yazar Casim Ergaz ve bunların hiçbirisinin adını daha önce hiç duymamıştım; belki bilen bilir, ama bir anlamı olduğu söylenemez. Ardından Anadolu Ajansı, İhvan yani Müslüman Kardeşler’in sözcüsü Talat Fehmi’nin bunu tarihî bir adım olarak tanımladığı haberini yaptı. Ama Müslüman Kardeşler’in artık Mısır’da çok bir gücünün kaldığı kesinlikle söylenemez.
Diyelim ki oldu, ama bununla İslâm dünyasında hilâfeti ilan etmek gibi bir şeye nasıl kalkışacaksınız? Arkanızdan kim gelecek? Hilâfet meselesi İslâm dünyasının hep gündemindeydi. Mesela bu konuda, 1953’te Kudüs’te bir Filistinli tarafından kurulmuş olan Hizb-üt Tahrir var; onun ana gündemi İslâm dünyasına tekrar hilâfeti getirmek. Bu konuda yıllardır çalışıyor, ama Türkiye dahil birçok yerde çok marjinal bir grup. Bazı yerlerde belli bir gücü var, ama gerçek anlamda küresel bir hareket olmasına rağmen hilâfet fikrini Müslümanlar’ın kafasına yerleştirmekte başarılı olamadı. Başka örgütler de var; kendini halife ilan edenler de var. En son IŞİD'in lideri Ebubekir El-Bağdadî kendini halife ilan etmişti. Sonra, öldürüldü ve yerine başka biri geçti. O da kendisine halife diyordur, ama bunun da bir anlamı olmadığını biliyoruz.
Sonuçta siz kendinizi halife ilan ettiğiniz zaman bunun bir etkisi olabilmesi için birilerinin size tâbi olduklarını belirtmesi gerekiyor. Türkiye’nin böyle bir iddiasının –hele bugün yarın– olacağını sanmıyorum; böyle bir iddiayı dile getirilmesinin rasyonel hiçbir açıklaması yok. Dünyanın geneli, küresel güçler vs., her şey bir yana, dünya Müslümanları böyle bir merkez olmasını, hele bunun Türkiye merkezli olmasını isterler mi? Böyle bir şeyi hiçbir şekilde isteyeceklerini sanmıyorum. Böyle bir şeyi engellemek için ellerinden geleni yapacaklardır. Ama şunu söyleyeyim: Engellemek için bir şey yapmalarına gerek yok, gerçekleşecek bir şey değil.
Tabii ki şunu da unutmamak lâzım: Adnan Menderes 1955’te Demokrat Partisi Meclis Grubu’nda yaptığı konuşmada, “Siz isterseniz hilâfeti bile getirebilirsiniz!” demişti. Demokrat Parti o tarihte Meclis’te çok ağırlığı olan bir gruptu. Yani yeterli oyu vardı, ama tevessül bile etmedi. Ama bu lâf, hafızalarda, Türk siyasî hayatının hafızasında çok ciddi bir şekilde vardır. Burada tabii ki birileri isterlerse, onun aritmetik karşılığını bulurlarsa, bu konuda sesini çıkarmak isteyenleri bastırırlarsa birçok şeyi yapmak isteyeceklerdir — belki de yapacaklardır. Ama hilâfeti geri getirmek gibi bir şeyin Türkiye’de mümkün olacağının, hele bugün, hele Erdoğan tarafından hayata geçirilebileceğinin asla mümkün olduğu kanısında değilim. Istemezler demiyorum, isteyebilirler belki, istediklerini dillendirmezler. Bunun hayalini kuruyor ve hazırlık yapıyor olabilirler; ama ne Türkiye’nin ne İslâm dünyasının –ki İslâm dünyası diye bir şeyin olup olmadığı bile tartışmalı– ne de genel olarak dünyanın gündeminde böyle bir mesele olduğunu asla düşünmüyorum. Dolayısıyla Ayasofya meselesiyle son kart oynandı; şu âna kadar baktığımızda çok fazla getirisi olmadı. Bundan sonra zorlayacaklardır.
Tekrar vurgulayayım: 24 Temmuz sonrasında, turlar gelecek, Anadolu’dan insanlar gelecek, orası bir tür güç gösterisi alanına dönüşecek; ama Türkiye’nin yaşadığı bu koşullarda Ayasofya gibi sembolik adımların, insanların ekonomik hayatı ile doğrudan teması olmayan kimlik üzerinden kurgulanmış adımların siyaseten bir getirisi olacağını sanmıyorum. Hatta tam tersine bunun bir çaresizlik sonucu yapıldığını düşünüp iktidarla olan mesafesini daha da açacak kesimler olduğu kanısındayım. 
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
16.09.2020 İslam’da tarikat ve cemaatlerin yeri: Prof. Mustafa Öztürk ile söyleşi
15.09.2020 Ruşen Çakır ve İsmail Saymaz tartışıyor: Tüm yönleriyle tarikat ve cemaatler
11.09.2020 Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (31): Türkiye-Fransa gerginliği, Demirtaş söyleşisinin yankıları & salgınla mücadelenin gidişatı
09.09.2020 CHP’nin tanık olduğum 50 yılı
08.09.2020 Erdoğan artık neden eskisi gibi gündemi belirleyemiyor?
07.09.2020 Selahattin Demirtaş, Ruşen Çakır’ın sorularını cevapladı: “Dışarıda olsaydım bir sabah Başak ile birlikte Meral Hanım’ın kapısını çalar ve ‘Kahvaltıya geldik’ derdim”
04.09.2020 Kararsızlar hâlâ kararsız mı? Bekir Ağırdır ve Ruşen Çakır tartışıyor
04.09.2020 Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (30): İnce'nin Memleket Hareketi nasıl başladı? Hukuk devleti miyiz? Tarikat gerçeği & salgının gidişatı
01.09.2020 Murat Yetkin & Ruşen Çakır tartışıyor: Malazgirt ve 30 Ağustos zaferleri, muhalefette Akşener farkı, Doğu Akdeniz krizi & salgınla mücadele
01.09.2020 Dünyanın dilindeki Uygur sorunu neden Türkiye'nin gündeminde değil?
16.09.2020 İslam’da tarikat ve cemaatlerin yeri: Prof. Mustafa Öztürk ile söyleşi
24.06.2020 Turkey-Egypt: The unending fight
12.05.2020 Les guerres post-modernes de la mafia en Turquie
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı