Zeynep Atikkan: “ABD bu zihniyetle İslam dünyasına ulaşamaz”

16.06.2007 Vatan

Vatan Kitap Eki
 
1977 yılından beri gazetecilik yapan Zeynep Atikkan 2001 yılının Mart ayında Hürriyet Gazetesi’nden çıkarıldıktan sonra ABD’de öğretim üyesi olan eşi Prof. Bülent Gültekin’in yanına gitti. Ve o tarihi olayı, 11 Eylül 2001 terör saldırılarını ve hemen ardından yaşanan dönüşümleri yerinde izledi. İzlemekle kalmadı dört yıl boyunca toplantılara katıldı, sıradan Amerikalılarla, Bush yanlısı ve karşıtı siyasetçilerle, uzmanlarla görüştü. Araştırmalarını ABD dışına da taşırdı ve sonuçta Yapı Kredi Yayınları’nın Eylül 2006’da yayınladığı “Amerikan Cinneti” kitabını ortaya çıkardı.
Atikkan’ın kitabı dünyayı dert edinenler için tam bir başvuru kaynağı. Onun ötesinde “patronsuz” da gazetecilik yapılabileceğinin, hatta belki de günümüzde gerçek anlamda eleştirel, sorgulayıcı gazeteciliğin tek yolunun bu olduğunun çarpıcı ve başarılı bir örneği. Atikkan kitapla ilgili sorularımızı şöyle yanıtladı:
 
11 Eylül’den bu yana ABD’nin dünyaya çektirdiklerini, geçmişe göndermelerle, derli toplu ve eleştirel bir şekilde anlatıyorsunuz. İnsan şunu düşünmeden edemiyor: “Nasıl oldu da bu gerçeklerden bu süreç boyunca tam olarak haberdar olamadık?”
 
Atikkan: Aslında 11 Eylül sonrası tam gazetecilik yapılması gereken bir dönemdi. Ne yazık ki bu dönemde gazetecilik iptal oldu. 11 Eylül sonrasında  korkunç bir dezenformasyon dönemi yaşandı. Amerika’da yönetim halkın korkularına  yatırım yapıyordu. Siyasi ve sosyal hayatı şekillendirmek için bir takım “yeni normaller” yaratılmaya çalışılıyordu. Demokrasinin zaafa uğratıldığı bir dönemdi bu. Amerika dünyayı da yeniden şekillendirmek peşindeydi ama ne yapmak istediğini de ortaya koyamıyordu. Bu nedenle “teröre karşı savaş” konjontüre göre durmadan ad değiştirmedi mi? Muhalefet de sustu. Bayaz Saray’ın duymak istediklerini komprime şekilde piyasaya süren think tankler gazetelerin haber kaynağı oldu. Şimdi Amerikalı gazeteciler günah çıkartırcasına bu dönemi anlatan kitaplar yazıyorlar. Aralarında savaşı desteklemiş olanlar var, olmayanlar var ama çok geç kalındı. “Bu gelişmelerden biz nasıl haberdar olmadık” sorusuna gelince, böylesine karmaşık bir dönemi dışardan anlamak çok zor. Bu dönemde gazeteci olarak Amerika’da yaşamak önemliydi. Bu da doğru soruları sormak, söylenenleri değil söylenmeyenleri bulup çıkartmak demek! Gelişmelerden haberdar olmak için, habere ulaşmak gerekir. Medya çağında eğer toplum doğru habere ulaşamıyorsa, ya medyada ya da demokrasinin işleyişinde bir sorun var demektir.
 
Neo-conlara bu kadar –haklı olarak- takmış biri olarak, Paul Wolfowitz’in Dünya Bankası’nda karıştığı skandal sonrası başkanlığı kaybetmesi, Scooter Libby’nin hapse girmesi gibi olaylar sizde hangi duyguları uyandırıyor?
 
Atikkan: Yeni muhafazakarları biraz da patolojiyle izah etmek gerekli. Yani pek çoğu kişilik sorunu olan figürler. En ünlü yeni muhafazakarları Chicago Üniversitesi’ndeki öğrencilik yıllarından tanıyan siyaset bilimci Prof. Anne Norton’la uzun uzun konuştum. Norton, yeni muhafazakarları anlatan kitabında bu kişilik meselesini çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Benim tanıdığım yeni muhafazakarlar da son derece saldırgan ve küstahtılar. Libby, Wolfowitz olayları kişilik zaafı tezini doğruluyor. Bu aktörlerin sahneden çekilmesi, Amerikan hukuk sisteminin hala işliyor olmasının bir göstergesi. Yani geç de olsa düzenin arıtma sistemi çalışıyor. Irak Savaşı’na karşı olan herkes, Libbyler’in, Wolfowitzler’in sahneden çekilmesinden memnuniyet duyar. Beni esas düşündüren nokta, Türkiye’de yolsuzlukları ayyuka çıkmış insanların hala ortada makbul insan gibi dolaşmaları ve bunu yaparken de hukuku kullanmaları! Wolfowitz’i Türk televizyonlarının ekranlarında pazarlayanların şimdi hiçbir şey olmamış gibi ortada dolaşmaları da için başka bir ilginç yönü! 
 
Neo-conların ateşlediği cinnet hali sona ermek üzere mi, yoksa İran bahanesiyle yeniden patlak verebilir mi?
 
Atikkan: Zaman içinde bunlara belli dozda “realizm aşısı” yapılabilir ama bundan sonra, 11 Eylül sonrasının ürünü olan halkın da benimsediği yeni normaller gündemi belirleyecek. Peki bu çerçevede İran konusu nasıl ele alınacak? Dikkat edilirse İran konusunda Demokrat adayların da çok net bir pozisyonu yok. İran’ın nükleer silahı olmasını istemiyorlar. Bu çok açık. Ancak bu noktada da büyük bir çelişki içindeler. Kitle imha silahları var diye Irak’a gittiler. On iki adet nükleer silahı olan Kuzey Kore’ye göz yumdular. Yani nükleer silahı olmayan cezalandırıdı, olan ise ödüllendirildi bir bakıma. Şimdi ne olacak? Amerika’da “İslam eşittir terör” fikri öylesine zihinlere yerleşti ki Beyaz Saray operasyona karar verdiğinde, 11 Eylül’den sonra korkuya yapılmış olan yatırım meyvalarını verir. Ama Washington bu kararı vermekte eskisi kadar gözü kara olmayabilir.     
 
Amerikan kamuoyu ve aydınlarının bu denli berbat bir sınav vermesinde dünyanın diğer parçalarının da sorumluluğu var mı?
 
Atikkan: Irak Savaşı başladıktan sonra Fransa’da bazı aydınlara bu soruyu yöneltmiştim.  Fransız kamuoyu savaşa karşıydı. Fransız aydınlarının sessizliği beni çok şaşırtmıştı. “Herkes savaşa karşı olduğuna göre, aydınların söyleyeceği yeni bir düşünce yok ki. Ayrıca günümüzde 70’lerin aydın hareketini de beklememek gerekir” yanıtını almıştım. Aslında olay tam böyle değildi. Fransa’da etkili bazı sol aydınlar savaşa destek verdiler. Irak Savaşı’nda dünyanın sorumluluğu konusunda esas belirleyici olan Tony Blair faktörü idi. Başta İngiltere ve İspanya gibi ülkeler Irak işgalinde koalisyona katılmamış olsalardı bugün farklı bir noktada olunurdu. Amerika, Irak Savaşı’nı 1991 yılındaki Körfez Savaşı’na benzetmek istedi. Bu bir zorlamaydı. 2003 yılında kurulan koalisyon suni idi. Bugün Blair “global değerlerimiz için mücadele ediyoruz” derken inandırıcı olamıyor ama iş işten geçti.
 
ABD, İslam dünyasıyla sağlıklı bir ilişki kurabilme imkanına hiç sahip olamaz mı bundan böyle?
 
Atikkan: Bugünkü koşullarda ABD’nin İslam dünyasıyla sağlıklı ilişki kurması çok zor. Bush yönetimin karar vericileri, İslam dünyasının, özellikle de Ortadoğu halklarının reflekslerinde hafızanın ne kadar büyük rol oynadığının farkında değiller. Filistin sorunu çözülmeden Irak’a demokrasi götüreceğim diyenlerin İslam dünyasını inandırması kolay değil. Bu kadar çok uzmanı olan bir ülke için hayret verici bir durum var ortada. ABD’ye yakın olan bazı Arap siyasetçi ve bürokratlarla konuşuyordum. Bana Bush yönetimi için “Hem cahiller hem de bize Ortadoğu konusunda ders vermeye kalkıyorlar” dediler. Bu şartlarda güven ortamını sağlamak, Amerika’nın bölgede kaybolan moral otoritesini tesis etmek kolay değil. ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği Vatikan kenti büyüklüğündeymiş. Bu, tabii ki bir güç ve büyüklük simgesi! Ancak metrekare hesabıyla moral otorite kurulamıyor. Irak Savaşı’yla birlikte Arap dünyasının hafızasına, Ebu Gurayb, Guantanamo de yerleşti. Büyük bir zihniyet değişikliği gerekiyor, bunun da belirtileri yok ortada.
 
Türkiye’de hala birileri, asker olsun, MHP adayı diplomat olsun, sağdan soldan köşe yazarı olsun, Başbakan olsun 1 Mart tezkeresinin geçmemesine hayıflanıyorlar. Tezkere geçseydi ne olurdu?
 
Atikkan: Tezkere konusunda ilk günden beri yanlış bir tartışma yapılıyor. Tezkerenin geçmesini isteyenler tezkere ile Türkiye’nin çıkarları arasında nasıl bir ilişki, eğer böyle bir ilişki varsa, olduğunu halka anlatamadılar. Bu süreçte Türk hükümeti bir bölge gücüne yakışır tutarlı, istikrarlı bir tavır sergileyemedi. Bazı pazarlıkların yapıldığı belliydi ama Türkiye’nin Irak politikasının ne olduğunu anlaşılamıyordu. Mesele Amerika’ya şirin gözükmek miydi? Amerika’yı kızdırmayalım mı deniyordu? Sonunda olay basit bir ekonomik hesaba indirgendi. Tezkerenin geçmemesi de dünyaya bir “parlamento kazası” gibi sunuldu. Yani “tezkere teknik olarak geçmedi”ye getirildi. Ve hemen iş dünyası ve bazı siyasetçiler paçaları sıvadılar. Washington’da özür dileme turlarına çıktılar. Oysa hükümet Meclis’in aldığı kararın arkasında durabilmeliydi, bu karardan aldığı güçle Irak ve bölge politikasını Amerika’ya ve dünyaya anlatabilmeliydi. Tezkere geçmedi diye hayıflananlar bugün “masada yer alamadık” diye dizlerini dövmeye devam ediyorlar. Öyle bir masa var mı? Var olduğunu varsayalım, Amerika bile bu masaya oturamıyor! Şiiler’e mi yoksa Sünniler’e mi yemek yesem diye birtakım hesaplar yapıyor. 
 
Türk-Amerikan ilişkileri 1 Mart’la içine düştüğü garip durumdan sıyrılabilir mi?
 
Atikkan: 1 Mart tezkeresi, Soğuk Savaş sonrası dönemin bütün özelliklerini taşıyan bir olay. Yani bundan yirmi yıl önce tezkerenin geçmemesi düşünülemezdi. Artık yeni bir dünya var. Türk-Amerikan ilişkileri tezkereye indirgenmeyecek kadar önemli ve köklü ama 1 Mart tezkeresinin de bu köklü ilişkinin yeni bir boyutu olduğunu gözden kaçırmamak gerekiyor. Yani post Soğuk Savaş döneminin özelliklerini taşıyan bir olay bu. 1 Mart krizi, Türk-Amerikan ilişkilerinin standartlarını yükseltmek için kullanılmalıydı. Irak Savaşı nedeniyle bölgede bütün taşlar yerinden oynadı. Oynamaya devam edecek. Bu belirsizlik ortamında Türk-Amerikan ilişkilerinin “niteliği” Ortadoğu için son derece önemli bir işaret. Burada ileri değerlere saygılı, ilkeli siyaset izlemekten başka çare yok.  Önemli olan ABD’ye yaranmak değil, çok büyük yanlışlar yapabilen bu süper güçle kararlı ve düzeyli ilişki sürdürme prensibinden taviz vermemek. 
 
“Patronsuz gazeteci” olarak epey emek verip bu kitabı hazırladınız. Karşılığını alabildiniz mi?
 
Atikkan: Kitabım önemli bulduğum kitleye ulaştı. Konuşmacı olarak davet edildiğim toplantılar bunu kanıtladı. Bana yöneltilen sorulardan, toplumun doğru bilgiye ne kadar susamış olduğunu gördüm. Kitabı yazarken amacım gazetecilik yapmaktı. Bunu gerçekleştirdiğimi sanıyorum. Araştırmalarım sırasında çok ilginç insanlarla tanıştım. Yeni haber kaynaklarım oluştu. Yakında başlayacak olan blogumda bunlardan yararlanacağım. Araştırmalarım sırasında yeni kitap konuları çıktı karşıma. Onları değerlendireceğim. Emeğimin heba olmadığını düşünüyorum.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
07.06.2026 Milli Görüş'ün yenilikçileri, CHP'nin değişimcileri
06.06.2026 CHP'nin yol ayrımı: Toplum ya da devlet
05.06.2026 Ve Bahçeli de Kılıçdaroğlu dedi
04.06.2026 CHP'de taraflar anlaşabilir mi?
03.06.2026 Evet, tarihe tanıklık ediyoruz da ne oluyor?
02.06.2026 Devlet bu kadar akıl yoksunu mu?
01.06.2026 Ekrem İmamoğlu'ndan hâlâ niçin çok korkuyorlar?
31.05.2026 Kılıçdaroğlu'nun etkin pişmanlık başvurusu
30.05.2026 "Bay Kemal" "Reis"i kurtarabilecek mi?
30.05.2026 Hilmi Hacaloğlu: “Kılıçdaroğlu konuştukça daha da batıyor, artık siyasi bir mevtadır”
07.06.2026 Milli Görüş'ün yenilikçileri, CHP'nin değişimcileri
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı