Erdoğan’ın yurtta barışa ne zaman ihtiyacı olacak?

11.03.2026 medyascope.tv

11 Mart 2026’da medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar. Dün Meclis’te öğleden sonra İran savaşı ile ilgili kapalı bir oturum vardı. Burada Dışişleri Bakanı ile Milli Savunma Bakanı Meclis’i bilgilendirdi. Aynı zamanda Meclis’te gruplar adına da konuşmalar oldu. Nasıl oldu? Neler anlattılar? Daha önceki deneyimlerden hareketle çok da fazla bir şey anlatmış olduklarını açıkçası düşünmüyorum; çünkü çok kritik zamanlarda yapılan buna benzer bilgilendirme toplantıları genellikle muhalefet partileri tarafından hayal kırıklığı olarak değerlendirilmişti, yorumlanmıştı. Diyelim ki gerçekten Yaşar Güler ve Hakan Fidan çok önemli şeyleri anlattılar ama bence en önemli husus şu: Bu kadar hayati bir konuda, ki hayati ki böyle bir şey yapılıyor, diğerlerine, daha önceki yaşananlara kıyasla çok daha büyük bir tehdit var Türkiye'nin yanı başında. İki tane düşürülmüş roket var, biliyorsunuz. Bir tanesini, ilkini biraz daha geçiştirdi Ankara ama ikincisinin ardından, Antep ve Diyarbakır'a parçalar düştü biliyorsunuz, Cumhurbaşkanı Erdoğan üstü örtülü bir şekilde İran'ı suçladı, ‘‘1000 yıllık dostluğa halel getirilmesin’’ dedi vesaire.
Böyle kritik bir anda muhalefetiyle bütün herkesi bilgilendirme gibi bir hususta ülkede başkanlık rejimi olduğu için başkanın açıklama yapması daha inandırıcı olurdu. Daha önce de yapmadı, şimdi de yapmıyor. Erdoğan bakanlarını yolluyor. Bakanlar da yanlış yapmamak için herhalde çok dikkatli davranıyorlar. Şimdi tamam, bu Erdoğan'ın her zamanki taktiği olabilir ama tekrar söylüyorum, bu seferki olay gerçekten çok daha büyük bir tehlike. İran yanı başımızda, yılların rakip ülkesi, yüzyılların belki de rakip ülkesi. İki ülkenin de, Türkiye'nin de İran'ın da birbirlerine ihtiyacı var. Birinde yaşanacak olan bir istikrarsızlık ötekisini doğrudan etkiler. Tabii şunu düşünenler olabilir: Birisi istikrarsızlığa kapılırsa diğeri bundan istifade eder. Kazın ayağı hiç de öyle değil. Ki burada bu sefer bir İsrail faktörü var. Zaten İran'ı ABD ile birlikte saldırı altında tutan güç İsrail. Şimdi büyük İsrail planı ya da Büyük Orta Doğu Projesi filan bunlardan bahsedecek değilim ama Hamas saldırılarından bu yana İsrail'in bölgede neleri nasıl değiştirdiğini, nasıl soykırımlar yaptığını, nasıl suikastlar gerçekleştirdiğini ve kimsenin, neredeyse kimsenin bunlara ses çıkarmadığını gördük. İran olayında da böyle oluyor. Şu ana kadar doğru dürüst bir tepki görmüş değiliz. Gazze'de dünya çapında sivil birtakım gösteriler, protestolar oluyordu; bu sefer o da yok. Çünkü İran rejiminin çok kötü bir defteri var, sabıka defteri. Kolay kolay kimse İran rejimine sahip çıkamıyor sokaklarda. Böyle bir sorun var.
Şimdi burada Erdoğan ne yapmalı ya da ülkeyi yönetenler ne yapmalı? Çok basit. Türkiye'nin hani o söylenen, daha önce de bunu ele almıştım, iç cepheyi tahkim etmesi gerekiyor. Çünkü burada sorun esas olarak şu anda İran'ın da en yumuşak karnı: kutuplaşma. Türkiye'nin bunları aşması gerekiyor. Bunları aşması gerekiyor ve bu konuda hamle yapması gerekiyor. Nitekim Erdoğan ne dedi önceki gün? "Özgür Özel Ankara siyaseti yapmalı." dedi. Adını vermedi ama ana muhalefet lideri. Yani, ‘‘Bırakın ıvır zıvırla uğraşmayı, çok tehlikeli bir yerdeyiz, Ankara'da hep birlikte bu tehlikeye karşı duralım.’’ Ama ne oldu? Dün Meclis’te bu kapalı toplantı olurken Genel Kurul’da çok az sayıda CHP milletvekili vardı; çünkü CHP milletvekilleri esas olarak İstanbul'da Silivri'deydi. Grubu orada topladılar, Özgür Özel başta olmak üzere. Şimdi Erdoğan herhalde buna da kızacaktır, "Niye gelmediniz bu önemli toplantıya?" diyecektir ama buna hiçbir şekilde hakkı olduğunu düşünmüyorum; çünkü Silivri Türkiye için aynı derecede kritik bir şey. Orada CHP bir var kalma mücadelesi yürütüyor. Erdoğan diyor ki ona: "Bırakın Silivri'yi, bırakın Ekrem İmamoğlu'nu, bırakın oradaki tutuklu belediye başkanlarını, belediye bürokratlarını vesaire; gelin burada benim yanımda durun." Benim yanımda durun derken de "Hadi hep beraber şunu şuradan alıp şuraya taşıyalım" yok. Sadece, "Biz bir şey yapıyoruz; sessiz kalın, alkışlayın, destek olun ve böylece iç cepheyi tahkim edelim."
Bu yürüyecek bir şey değil. Eğer siz gerçekten bunu istiyorsanız bir kere o Silivri olayını yaratmayacaktınız. Diyelim ki yarattınız; 19 Mart süreci başladı ve ülke çok tehlikeli bir şeyin içerisine girdi, İran'daki 28 Şubat'tan itibaren girdi. Bu sefer siyasi bir karar alıp Silivri'nin etkisini azaltacak birtakım çıkışlar yapabilirsiniz ama Erdoğan bunu yapmayacak. Böyle bir şeye ihtiyacı olmadığını düşünüyor çünkü Erdoğan esas olarak kendi iktidarını korumayı düşünüyor ve karşısındaki en büyük rakibi olan Ekrem İmamoğlu'nu ve mümkünse Cumhuriyet Halk Partisi'ni etkisizleştirmek, tasfiye etmek istiyor. Ama burada çok ince bir nokta var: Siz bunu yapmaya çalışırken ülke çok kötü bir şekilde gafil avlanabilir. Tabii ki Türkiye herhangi bir şekilde birilerinin saldırısı altına girerse ki inşallah böyle bir şey olmayacak ama girmesi halinde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları büyük bir özveriyle bu vatanı korumak isteyeceklerdir. Ama sizin ülkeyi yöneten kişiden öncelikle bu özveriyi görmeniz gerekiyor. Erdoğan hiçbir şeyden feragat etmiyor. Gücünden feragat etmiyor, iktidarını paylaşmak istemiyor, yaptığı yanlışlardan dönmek istemiyor ama herkese diyor ki, başta da muhalefete, ‘‘feragat edin.’’ Neyden feragat edin: ‘‘Muhalefetten feragat edin. Muhalefet yapmayın. Bana laf etmeyin. Silivri'yi de bırakın.’’ Sanki Türkiye'de bağımsız yargı varmış gibi, tarafsız yargı varmış gibi.
Ben ilk gün oradaydım hem gazeteci hem sanık olarak. İkinci gün biraz daha toparlamış mahkeme heyeti ama ilk gün gerçekten çok acıydı. Yani hukuk devletiyle hiç bağdaşmayacak bir gün geçirdik ilk gün. İkinci gün biraz, ilk gün avukatların dile getirdiği itirazlara göre yoklama yapılmış, iddianame okunmuş vesaire ve tabii ki Ekrem İmamoğlu'na söz hakkı verilmiş; ikinci gün biraz toparlamış. Ama burada önemli olan Erdoğan'ın içeride barış istemesi. İstemiyor ama dışarıdan gelebilecek bir savaş tehdidine karşı insanların yanında durmasını istiyor; bütün eleştirilerini, kaygılarını, şikâyetlerini bir kenara bırakarak ve de tabii şu da önemli: Bütün bu süreçte de kendi başına hareket etmek istiyor. Yani kalkıp "İç cepheyi tahkim ediyoruz, hep birlikte ülkeyi gelebilecek tehditlere karşı savunuyoruz" derken ne yapıyor? Diğerlerine böyle çok kısmi birtakım bilgilendirmeler yapıyor, yine bildiğini okuyor. Bakın şimdi Türkiye'ye, Malatya'ya Patriotlar geliyor değil mi? Evet. Gelsin, tamam. Ama Türkiye yıllardır S-400 ya da S400, nasıl isterseniz, Rusya'dan alarak ve onu da kullanamayarak kendi hava savunma sistemlerini felç etti. Böyle bir sistemi yok. Bir şeyler olduğunu söylüyorlar ama Patriotların kabul edilmesi aslında pek de olmadığını gösteriyor. İki tane füzenin NATO tarafından düşürülmüş olması da keza öyle. Ama Erdoğan istiyor ki bu hiç konuşulmasın. S-400 konusunda şimdiye kadarki eleştirileri hep sert bir şekilde savdı ama parası verilen o şeyler hiçbir şekilde kullanılmadı ve yıllar sonra tekrar Patriota, NATO'dan gelecek Patriota Türkiye mecbur kaldı.
Yani Erdoğan'ın istediği: "Benimle barışın ama ben sizinle savaşayım." Bu kadar. Yani bence parolası bu. Ve "Benimle barışın ki dışarıdan ülkeye savaş sirayet etmesin." Ama insanlar niye Erdoğan'a güvenecek? Muhalefet niye Erdoğan'a güvenecek? Erdoğan bu süreçte, tam 9 Mart'ta mahkeme başlayacak, 28 Şubat'ta savaş patlak verdi; orada Erdoğan hiçbir şekilde Silivri, mahkeme falan böyle şeyleri hiçbir şekilde dert etmedi, umursamadı. O ayrı bir şey, bu ayrı bir şey. Ve şimdi insanları, muhalefeti "Gelin Ankara'da birlikte siyaset yapalım" diye çağırıyor; daha doğrusu söylediği "Benim siyasetime tabi olun." Umarım bu yanlıştan döner diyeceğim ama çok da umutlu değilim tabii ki. Türkiye'nin dışarıdan gelebilecek savaş tehdidine karşı acil olarak içeride barışı tesis etmesi lazım ve bunun yolu da her şeyden önce hukuk devletini, eşitliği, hoşgörüyü ve çoğulculuğu benimsemesi lazım. Bu otoriter sistemle tüm bunlar hayal olmaktan başka bir şey değil.
Neyse, bugünün ithafı; evet, 12 yıl olmuş Berkin Elvan hayatını kaybedeli. Berkin’in 16 Haziran 2013'te gaz kapsülü başına isabet etti; o zaman 14 yaşındaydı. Daha sonra 11 Mart 2014'te, yani vurulduğu zaman 14 yaşında, öldüğü zaman 11 Mart 2014'te kaç yaşında, 15 yaşında ve 12 yıl olmuş. Sonuçta bir polis memuru, Fatih Dalgalı, 16 yıl 8 aya mahkûm oldu ama Türkiye, siyasi iktidar hiçbir zaman bu olayla yüzleşmedi. Yüzleşmeye yanaşmadı. Tam tersine Erdoğan bu olayı, Berkin Elvan'ın vurulması olayını bir siyasi propaganda aracı olarak kendi lehine kullanmak istedi; bu olaydaki devletin açık zaafını asla kabul etmedi ve bir anlamda Berkin'i suçladı. Yani bir polis saldırısı sonucu ölen 14 yaşındaki bir çocuğu suçlayabildi. Aslında Berkin olayının Türkiye'de bütün bu konuştuğumuz iç cephe, toplumsal barış, içeride barış vesaire olaylarında çok kritik bir dönüm noktası olduğunu düşünüyorum. O günleri çok iyi hatırlıyorum; hastane günlerini, ailesi, kardeşleri... Hep onları olabildiğince takip etmeye çalıştım hastanede ve sonra cenazesi. Cenazesi çok büyük bir katılımla, toplumun birçok kesiminden insanların katılımıyla olmuştu. Ama onun üzerinden bugüne geçen 12 yıl içerisinde Türkiye maalesef daha kötüye gitti. Umarım Türkiye burada toparlar ki — Berkin yaşasaydı şu anda 27 yaşında olacaktı, evet, 27 yaşında olacaktı — o en azından yattığı yerde birazcık rahat eder. Kendisini sevgiyle anıyorum, rahmetle anıyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
13.03.2026 Duran Kalkan ile Devlet Bahçeli’yi buluşturan savaş
11.03.2026 Erdoğan’ın yurtta barışa ne zaman ihtiyacı olacak?
10.03.2026 İBB davasının ilk gününden izlenimler: Usul esası belirler
09.03.2026 Ve büyük dava nihayet başlıyor!
08.03.2026 Bağımsız Kürdistan kapıda mı?
08.03.2026 Savaş uzadıkça Türkiye için riskler artıyor
07.03.2026 İran savaşında kimi destekliyorsunuz?
06.03.2026 İran’da gözler Kürtlerin üzerinde
05.03.2026 İç cepheyi böyle mi tahkim edeceksiniz?
05.03.2026 Yeniden: Türkiye’nin Öcalan’a ihtiyacı var
13.03.2026 Duran Kalkan ile Devlet Bahçeli’yi buluşturan savaş
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı