Kandil'in gözü İmralı'da, İmralı'nın gözü Ankara’da

21.10.2026 medyascope.tv

21 Ekim 2026’da medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar.
Ekrem İmamoğlu'nun savunması, fon krizi ya da vurgunu, Halk TV'ye kayyum atanması, bütün bunlar, başka şeyler de tabii, çözüm sürecinin üstünü iyice örttü. Ama örtecek de pek bir şey yok galiba çünkü bir sıkıntı var. Bir şeyler ya ağır gidiyor ya da gitmiyor. Bunu nereden anlıyoruz? Bir kere büyük bir sessizlik var ama diğeri de son günlerde Kandil'den gelen açıklamalar, serzenişler; bayağı bazen ses tonunun yükseldiğini anlamak mümkün. Değişik kişiler bunu dile getiriyor. Örneğin T24'ten Tuğçe Tatari, Bese Hozat'la konuşmuştu. O, "Devlet adım atmıyor" dedi. Başka isimler, Mustafa Karasu bir vesileyle söyledi. En son Duran Kalkan'ın Medya Haber'e verdiği röportajı okuyunca orada da ses tonunun yükseldiğini görüyoruz. Ki Duran Kalkan'la ben Temmuz ayında, biliyorsunuz, Kandil'de röportaj yaptım. Çok da ilgi gördü ve o zaman çok umutluydu, heyecanlıydı, beklentiler yüksekti. Ardından yasa çıktı. Yasaya itirazları olmakla beraber kapıların açılmakta olduğunu düşündüler fakat geçen süre içerisinde birtakım şikâyetleri olduğunu görüyoruz.
Bu şikâyetlerin farklı farklı yönleri var. Özellikle ilk aşamada Türkiye'ye gelmeleri söz konusu olmayan yaklaşık 800 kişinin durumunun ne olacağı meselesi var. Irak’ın kuzeyinde, Kürt bölgesinde kalıp kalmayacakları, kalırlarsa nasıl kalacakları meselesi var. Üçüncü bir ülkeye mi gidecekler meselesi var. Bir diğer husus, ülkeye dönüşlerin, özellikle Avrupa'dan ve Kandil'den dönüşlerin toplu hâlde mi yoksa parça parça, bireysel mi olacağı yolunda meseleler var. Bu, nispeten çözülebilecek, daha kolay çözülebilecek bir şey ama şu andaki tıkanmanın esas olarak Öcalan'la ilgili olduğunu görüyoruz. Öcalan'ın statüsü meselesi. Örneğin Duran Kalkan en son röportajda diyor ki: "Söz var, eylem yok, pratik yok. Önder Apo'nun statüsüne ilişkin herhangi bir karar bile alınabilmiş değil. Umarız yanlış hesap yapmıyorlardır. Bizi böyle başka bir şey yapamaz, bu işi kendi güçleriyle yürütemez sanmasınlar. Tehlikeli yaklaşımlar var. Bizim bir şeyler yapabilmemiz için koşulların yerine getirilmesi şart. Önder Apo'nun fiziki özgürlüğü, hukuki ve siyasi zeminin oluşturulması."
Şimdi, "fiziki özgürlüğü" derken herhâlde İmralı'dan bir yere çıkmasını, ev hapsi falan gibi bir şeyleri istiyor değiller ama İmralı'daki koşullarının geliştirilmesini istiyorlar anladığım kadarıyla. O konuda malum bir tartışmaya konu olan "Villa" denilen yeni bir bina var ama Öcalan da o binayı kullanmıyor çünkü statü bekliyor. Statünün devlet tarafından verilmesi kritik bir iş. Aslında şöyle bir yaklaşım var: De facto, yani fiilen bir statüsü olacak Öcalan'ın. Bir komisyonda yer alacak. Bu söyleniyor. Bahçeli bunu ısrarla vurguluyor ama bunu resmîyete dökmek pek istemiyorlar anladığım kadarıyla ve Öcalan ve hem İmralı hem Kandil de bunun bir şekilde resmîyete dökülmesini istiyor. Ama anladığım kadarıyla statünün de öncesinde en büyük beklenti, Kandil'in ve galiba İmralı'nın da beklentisi Öcalan'ın konuşması. Kime konuşması? Medyaya konuşması. Galiba kritik nokta burası.
Öcalan bir şekilde devletin onayıyla tabii, devletin nezaretinde gazetecilere, bir grup gazeteciye konuşursa o zaman statü vesaire gibi tartışmalarda çok önemli bir eşik aşılmış olacak ve Öcalan'ın vereceği o mesajlarla, medyaya vereceği mesajlarla süreç ya hızlı gelişecek ya da çakılıp kalacak, öyle diyelim ve anladığım kadarıyla siyasi iktidar, iktidarın AK Parti kanadı bu konuda tereddütlü, ürküyor. Çok da aceleye getirmek istemiyor. Benim bildiğim kadarıyla Öcalan'ın medyaya konuşmasında mutabık kalınmış ama bunun zamanlaması diye bir sorun var. Özellikle şu fon krizi ile Erdoğan uğraşırken bir de böyle bir ek kriz çıksın istemiyor. Böyle düşünüyorum, böyle görüyorum. Bu, pekâlâ fon krizi ile beraber onun etkisini arttıracak bir kriz olmayabilir. Nitekim Bahçeli böyle düşünmüyor ve Bahçeli Öcalan'ın statüsü, konuşması gibi hususlarda sürekli ısrar ediyor fakat kararı Erdoğan veriyor ve orada dananın kuyruğu kopuyor. Ne kadar gecikebilir? Daha ne kadar gecikebilir? Bir geçen yayında söyledim; ben mesela konuşmak istiyorum. Beni eğer bir grup oluşturulacaksa oraya katarlar mı bilmiyorum ama umuyorum ki katarlar ve bunun bir an önce olmasını istiyorum. Şahsen de istiyorum, Türkiye için de istiyorum. Şahsen istememin bir nedeni de daha önce de söyledim; şu anda biz gazetecilerin başına her an her şey gelebiliyor. Onlar olmadan şu İmralı bahsini aradan çıkartsak fena olmaz diyorum. Ve bu bağlamda "Haber yapmadı" diye hapse atılan, tutuklanan Murat Ağırel'e buradan selamlarımı iletmek istiyorum. Gerçekten çok acayip bir şey. O haberi yapmış olsaydı bu sefer de muhtemelen dezenformasyondan yargılanacak ve belki tutuklanacaktı. Böyle bir gazetecilerin elini kolunu iyice bağlamış durumdalar.
Neyse, tekrar dönecek olursak Kandil'in gözü İmralı'da; İmralı'da Öcalan'ın ne kadar rahat hareket edebildiği, konuşup konuşmadığı, mesajlar verip vermediği ve sürecin yürütülmesinde devletin tanımladığı, onayladığı bir rolü üstlenip üstlenmediğinde ve İmralı'nın da gözü tabii ki Ankara'da. Ve bu arada, dikkat ediyor musunuz bilmiyorum, DEM Parti yetkilileri de, özellikle Tuncer Bakırhan, her vesileyle devletin adım atmasını talep ediyor ve diğer güçlere, muhalefet güçlerine bu konuda devlete baskı yapılması için çağrıda bulunuyor. Muhtemelen geçtiğimiz günlerde YENİ Parti'yle yaptıkları görüşmede de bu konuşulmuştur diye tahmin ediyorum. Şu anda süreç bir tür, ne diyeyim, durağanlaşmış, durmuş demiyorum, durağanlaşmış bir hâlde gidiyor ve kararı da Erdoğan vereceğe benziyor. Bugüne kadar zaten hep böyle oldu. Erdoğan dediği için, Erdoğan'ın tereddütleri nedeniyle iki yıl geçti. Normal şartlarda daha hızlı gelişebilirdi. Bir ara ne diyorduk? "Ekim'deki MGK toplantısında bu yasa onaylanır mı, daha doğrusu, yürürlüğe girmesi onaylanır mı?" diyorduk. Ekim'i bitirmek üzereyiz. "Kasım'da olur mu, yıl bitmeden olur mu?" demeye şimdiden başladık. Umarım sorunlar çözülür ve Türkiye girmiş olduğu bu barış yolundan geri dönmez.
Bugünün ithafı bir Fransız-Alman, aslen Alman ama aynı zamanda Fransız bir eylemciye diyelim, siyasetçiye: Daniel Cohn-Bendit. Neden bu? Çünkü Fransa'da öğrenci olayları gündemde ve Fransa'da öğrenci olayı denince akla 1968 geliyor. Cohn-Bendit o saçları nedeniyle "Kızıl Danny", o dönemin en önde gelen öğrenci liderlerinden birisiydi. Çok meşhurdu o tarihlerde. Alman vatandaşı ama Fransa'da doğmuş ve Fransa'da okurken bu eylemlerin önde gelen isimlerinden. Sonra Almanya'ya sürülüyor vesaire ve 1980'den itibaren Almanya'da Yeşiller'de siyaset yapmaya başlıyor. Avrupa milletvekili seçiliyor. Daha sonra ilginç, Fransa Yeşilleri adına seçime girip kazanıyor ve 1994-2014 arasında Avrupa Parlamentosu'nda bayağı önde gelen bir Yeşil isim Daniel Cohn-Bendit. Şu an ne yaptığını açıkçası çok bilmiyorum. 80'ini aştı, 81 yaşında. Bir tarihten sonra Fransa'da da vatandaşlık aldı, çifte vatandaş, öyle diyelim ama zaten Avrupa vatandaşı. Benim Cohn-Bendit'le ilgili bir özel durumum var, onu söyleyeyim. O da Cohn-Bendit'in 1975'te çıkan Fransızcası "Le Grand Bazar", Türkçeye "Kapalı Çarşı" diye çevrilebilecek kitabını biz "Hepinizi Öpüyorum" diye çevirdik, Metis'te bastık 1987 Mart'ta. Ve bu kitabı ben çevirdim Fransızcadan. Editör arkadaşlara tekrar teşekkür ediyorum. Biraz zorladım onları, farkındayım ama ben çevirdim. Ama kitapta Cohn-Bendit anarşist birisi; yani sosyalist ya da komünist değil, anarşist birisi ve çok pervasız birisi. Kitapta birtakım hukuki sorun çıkabilecek şeyler olduğunu söyledi yayınevindeki arkadaşlar. Dediler: "Ona göre." Ben de dedim ki: "Ya ben hapisten daha yeni çıktım, beni bir daha hapse atmayın" dedim ve bir müstear kullandık. "Kemal Başar" adıyla çıktı. O Kemal Başar benim; ki piyasada kitabın nüshası yok ama benim tarihimde özel bir yeri var. Daniel Cohn-Bendit'e buradan selamlar yolluyorum. Özel hayatı ile ilgili çok spekülasyonlar, tartışmalar, eleştiriler falan var ama onlara girmeyelim. Onu 68'in "Kızıl Danny"si ve sonra 1994-2014 arası Avrupa siyasetinde Yeşillerin önde gelen bir ismi olarak kayda geçelim.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
24.10.2026 Bir yanılsama olarak "muhalif medya”
23.10.2026 Aykut Erdoğdu ile söyleşi: “CHP, Erdoğan’ı padişah ilan etmeye çalışan mekanizmanın aparatına dönüştü”
23.10.2026 Sahi Fatma Betül Sayan Kaya'ya ne oldu?
22.10.2026 Azerbaycan, Türkiye ile başörtüsü krizini niçin tırmandırıyor?
21.10.2026 Kandil'in gözü İmralı'da, İmralı'nın gözü Ankara’da
20.10.2026 Prof. Ahmet İnsel ile söyleşi: Fransa'da sokak hareketleri nasıl başladı, nasıl devam ediyor?
20.10.2026 İslamcı entelektüelin bir kayyum olarak portresi
19.10.2026 Hüseyin Kocabıyık ile söyleşi: İmamoğlu'nun savunmasının gösterdikleri
19.10.2026 Ekrem İmamoğlu'nun sesi duyuluyor mu?
18.10.2026 İmamoğlu'nun savunmasının ardından: "Beni teslim alamayacaksınız!”
24.10.2026 Bir yanılsama olarak "muhalif medya”
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı