Prof. Serhat Güvenç ile söyleşi: "NATO Zirvesi yapılmasa daha iyi olabilirdi"

30.06.2026 medyascope.tv

30 Haziran 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Türkiye'nin gündeminde NATO Zirvesi var. Uzun zamandan beri 7-8 Temmuz'da Ankara'da yapılacağı biliniyor. Türkiye bunu gündemine aldı. Ankara kilitlenecek, onu biliyoruz. 200'e yakın kişi tutuklandı. Özellikle bağımsız medyaya akreditasyon yasağı geldi. Bütün bunların arasında NATO Zirvesi'nde neler konuşulacağı konusu karambole gitti. NATO Zirvesi'nin gündeminde ne olacağını bir girizgâh olarak Prof. Serhat Güvenç'le konuşmak istiyoruz. Serhat merhaba.
Serhat Güvenç: Merhaba Ruşen. İyi yayınlar.

Ruşen Çakır: NATO Zirvesi'nin önemli maddelerinden biri olacağını tahmin ettiğim Ortadoğu'daki savaşla ilgili bir giriş yapalım, sonra zirveyi daha detaylı konuşuruz. İsrail istemedi ama ABD ile İran anlaştı, ama hâlâ birbirlerine yönelik saldırılar olduğunu görüyoruz. Bu anlaşmanın başarılı olmadığını mı gösteriyor yoksa "olur böyle vakalar" deyip çok da fazla önemsememek mi gerekiyor?
Serhat Güvenç: Galiba bu son söylediğine daha yakınım. Bu savaş sündü. Bir müddet daha devam eder. Özellikle Amerikan tarafında, Trump cephesinde, savaşı sürdürmek yönünde bir istek ve irade olmadığını net biçimde görüyoruz. İran da bundan yararlanıyor. Zaten İsrail'i kızdıran mesele de bu; ABD'nin, İsrail'in hedefleri henüz gerçekleşmeden barışa yanaşıyor olması. Zaten bu mutabakat muhtırası imzalandıktan sonra, 60 günlük bir müzakere süresi belirlemişlerdi. Bu 60 gün içerisinde daha böyle inişler, çıkışlar, vurmalar, kırmalar olur gibime geliyor. Ama en azından Washington perspektifinden baktığımızda, bu çatışmaların Amerikan ekonomisine ve dünya ekonomisine verdiği zararın bir an önce bitirilmesi yönünde bir Amerikan siyasi iradesi var. Bu belirleyici olacak. İran önümüzdeki süreçte kendi lehine kazanımlar elde etmeye çalışacak. Bu arada karşılıklı olarak füzelerin atıldığını, gemilerin vurulduğunu görebiliriz. Ateşkesin barışa evrilmemesi durumu birkaç yıla bile uzayabilir. Bununla yaşamayı öğreneceğiz. İran'ın ve Amerika'nın birbirini arada sırada vurduğu, çatışmanın tırmanıp hızlı şekilde sönümlendiği bir dünya, Ortadoğu ve Körfez bizi bekliyor.

Ruşen Çakır: Zirveye gelelim. Bir ara, Trump'ın zirveye gelmeyeceği, NATO'yu protesto edeceği söyleniyordu. Trump, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile Oval Ofis'te yaptıkları muhabbette, Erdoğan'ın ev sahibi olması nedeniyle geri gelmeyi kabul ettiğini söyledi. Hatta Rutte, "Benim de hatırım vardır herhâlde" diye araya girdi. Trump'ın NATO ile derdi ne?
Serhat Güvenç: Trump, NATO'nun Amerika'nın sırtında bir külfet olduğunu düşünüyor. Amerikan vergi mükelleflerinin parasıyla Avrupalıların güvenliğinin on yıllardır sağlandığını ve buna son verilmesi gerektiğini, Amerikan güvenlik garantileri söz konusu olacaksa da bundan yararlanan ülkelerin parasını maddi karşılığını Washington’a ödemesi gerektiğini düşünüyor. Dünyaya alışkın olduğumuz Amerikan başkanları penceresinden bakmıyor. NATO, Amerikan çıkarları için hayati bir örgüt değil. Külfet paylaşımı anlamında büyük bir adaletsizlik yaşanıyor. Avrupa da Amerika'nın desteğini hak etmiyor aslında. Bu sadece Trump'ın görüşü değil, hem Hegseth hem Başkan Yardımcısı Vance bunu çok kaba ifadelerle Avrupalı muhataplarına ifade ettiler. Yani, Avrupalıların beleşe güvenlik sağlamasına yardımcı olan bir örgüt olarak görüyor NATO'yu.
İsrail ile birlikte İran'a karşı başlattığı savaşta, Trump’ın yarattığı bu yıkımı, sorunu çözmek için, bir anda, kararlarda herhangi bir etkisi olmayan NATO'nun desteğini, devreye girmesini talep etti. Dolayısıyla NATO tarafından yalnız bırakıldığını düşünüyor. Tabii burada NATO'nun işleyişine dair nedenli bilgili ya da bilgisiz olduğunu da görüyoruz. NATO'ya ilişkin kızgınlık ve soğukluğunun altında, bu savaş sırasında umduğu desteği bulamaması yatıyor. Hürmüz Boğazı meselesini de özelikle NATO'nun Avrupalı üyelerinin halletmesi gereken bir mesele olduğunu, çünkü Hürmüz Boğazı’na Amerika'nın ihtiyacı olmadığını söylüyor.
Rutte ve Erdoğan meselesi çok ilginç. Rutte'nin geçen sene Genel Sekreter seçilmesinin en önemli nedenlerinden bir tanesi, "Trump Whisperer" olarak bilinmesi, yani Trump’ı nasıl idare edeceğini bilen Avrupalı bir siyasetçi olarak tanınmasıydı. Ama burada Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın hakkını da teslim etmemiz gerekiyor. Erdoğan, T’’rump Whisperer"lık konusunda Rutte'den daha iyi. Rutte'nin sorduğu sorudan Erdoğan'ın ağırlığına gıpta ettiği sonucunu çıkarmak mümkün.

Ruşen Çakır: Trump'ın bu pozisyonundan dolayı zirvede bu para pul işleri konusunun ciddi bir şekilde olacağını varsayıyorum. Zaten ne zamandır tartışmaya başlanmıştı. Bütçenin belli bir kısmını silahlanmaya ayırmaları gerektiği yönündeki baskılar sürüyor, Trump da bastırmaya devam ediyor. Muhtemelen, Ankara'da bu olay sıcak bir şekilde tartışılacak.
Serhat Güvenç: Takip edebildiğim kadarıyla Ankara'daki zirvenin ana gündem maddesi bu. Geçtiğimiz zirvede, savunma harcamalarının Gayrisafi Yurtiçi Hasıladaki payının 2'den 3,5'a ve daha uzun vadede yüzde 5'e çıkması kararını aldı NATO. Rutte bütün başkentleri geziyor, Trump'la da görüştü. Zirvenin, NATO'nun ne kadar önemli adımlar attığını, ne kadar büyük ilerleme kaydettiğini göstermek için bir fırsat olacağını söylüyor. ‘’NATO 3.0’’ diye resmi olmayan bir slogan gelişmiş durumda. Soğuk Savaş'taki NATO birinci sürümdü ve görevi kolektif savunmaydı. Soğuk Savaş bittikten sonraki, kolektif güvenlik görevleri üstlenen NATO, ikinci sürümüydü. Şimdi, Rusya'nın Ukrayna saldırısı sonrasında, daha Avrupalı, daha yetkin, daha yetenekli ve güçlü bir NATO'nun, NATO 3.0 sürümü olarak tanımlandığını, bu şekilde lanse edilmeye çalışıldığını görüyoruz. Dolayısıyla Trump zirvede bunu gündeme getirecek ama diğer üyeler bu konuda hazırlıklı. Tabii henüz 3,5'a ulaşan üye sayısı çok az; Polonya ve Baltık ülkeleri dışında karşılayan pek yok. Amerika bile bu noktada değil. Ama tartışmalara damgasını vuracak olan konu bu. Henüz hedefe erişilmese de bu yönde bir kararlılık ve ortak bir irade olduğunu hem Trump'a hem dünya kamuoyuna, Rusya'ya ve Çin'e göstermek, zirvenin önceliklerinden birisi, bu, karşımıza sıklıkla çıkacak.
Hedef %3,5 demiştim ya, bir de yüzde 5’lik de hedef var, 1,5'luk oranın  da savunma sanayii harcamasıyla tamamlanması planlanıyor. Türkiye'nin gündeminin en üst sıralarında yer alan savunma sanayii işbirliği konusunda NATO'nun oluşturacağı çerçeve ve orada yapılacak anlaşmalar, alınacak kararlar, Avrupa Birliği'nin "SAFE" mekanizmasından dışlanmış Türkiye için çok önemli konu başlıkları olacak. Sanıyorum Erdoğan ve Trump bu noktada diğer Avrupalı ülkelere göre aynı sayfadalar.

Ruşen Çakır: Trump'ın Erdoğan'a yapacağı sürpriz ya da kıyak konusunda iki şey söyleniyor. Birincisi, F-35 programına geri alınmak. Diğeri de KAAN için motor satışına izin verilmesi meselesi. Bunlar hep böyle tartışmalı oluyor “Trump tek başına bunları yapabilir mi,” deniyor. Bu mesele hallolacak gibi mi? Çünkü Erdoğan'ın da böyle bir şeye hem savunma sanayii için hem de siyasi prestij ve Trump'tan bir şeyler elde etmiş bir dünya lideri imajı çizebilmesi için ihtiyacı var.
Serhat Güvenç: Yanılmıyorsam, KAAN Millî Muharip Uçağı için talep edilen, 40 tane motorun satışının gerçekleşmesi, ki bu 20 uçağa yetecek sayıda demek, kıyak ya da Erdoğan’a hediye anlamında daha akla yakın geliyor. Washington gündemini takip eden meslektaşlarımızdan hem Gönül Tol, ki seninle program da yapıyor, hem de Aslı Aydıntaşbaş, bu sürprizin ya da bu hediyenin KAAN motorları olduğuna dair güçlü işaretlerin varlığını dile getirdiler. F-35 çok dikenli bir konu. Trump, Amerikan Başkanı olarak Kongre'den 40 adet motorun satışını geçirebilir, ama F-35 konusunda ortada bir kanun ve yaptırımlar var. Kongre'nin aldığı kararda da S-400'lerin Türk topraklarından çıkarılmasına dair çok kuvvetli bir koşul, çok kuvvetli bir beklenti var. S-400 konusu halledilmeden, F-35'lerde Türkiye'nin istediği türden bir ilerleme, en azından bu zirve sırasında pek gerçekleşecek gibi gözükmüyor. Ama 40 tane motorun temin edilmesi de çok çok önemli. Çünkü uçağın seri üretiminin ilk fazı için bunlar planlanmıştı. Uçak daha tasarlanırken bu motorlarla donatılacağı hesabı yapılarak, ona göre her şey ayarlanmıştı. Bu motorları elde etmek en azından geliştirme ve üretim programında daha fazla kesinti yapılmaması anlamına gelecek. Bu, Erdoğan'ın bir başarı öyküsü olarak kullanabileceği bir hediye ya da kıyak olur senin tabirinle. Ama F-35'lerin de S-400'lerin akıbetine bağlı olarak görünür gelecekte Türk Hava Kuvvetleri envanterine girme ihtimalini ben artık kuvvetli görüyorum. Bunu eskisi kadar "Hayır, olmaz" deyip kestirip atmak mümkün değil. S-400 konusundaki formülasyon üzerinde çalıştıklarını anlıyorum.
Bu S-400'lerle ilgili, yanılmıyorsam 1,5 sene önce İncirlik formülü üzerinde konuşmuştuk seninle. İki taraf için de kabul edilebilir ve Kongre'nin koyduğu koşulun en azından şeklen karşılanmasını sağlayan bir ara çözüm ortaya çıkabilir. Çünkü S-400'lerin Türkiye'den gönderilmesi Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın siyasi kariyeri açısından pek anımsanması istenmeyecek bir olay olarak kayda geçebilir. Trump da Erdoğan'ın iç siyasette elinin zayıflamasını pek istemediği için, şu noktada bu F-110 motorlarının Türkiye'ye tesliminin sağlanmasıyla bir nefes alma imkânı sağlayacaktır diye düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Türkiye-ABD ilişkilerinin üzerinde hep birtakım gölgeler var. Bir yanda Yunanistan, bir yanda NATO üyesi olmamakla birlikte İsrail. Mesela bu F-35 meselesini İsrail'in hiçbir şekilde istemeyeceğini düşünüyorum. Yunanistan da herhâlde bundan çok mutlu olmayacaktır, ama İsrail'in daha önemli olduğunu düşünüyorum. Orada NATO üzerinde değil, Washington üzerinde ve özellikle Kongre üzerinde bir baskı yapabileceğini düşünüyorum. Çünkü Türkiye ile İsrail'in bölgesel hegemonya konusunda en öne çıkan iki rakip olduğunu bu son dönemde iyice gördük. Ne dersin?
Serhat Güvenç: Çok haklısın. Zaten geriye dönüp baktığımızda, iki ülkenin de, hem Yunanistan'ın hem İsrail'in, açık açık Türkiye'nin F-35 almasını istemediklerini ve bu yönde de baskı yaratmaya, nüfuzlarını kullanmaya çalıştıklarını biliyoruz. Yunanistan söz konusu olduğunda, F-35'leri bırak, bu F-16'ların Blok 70 versiyonunun bile Türkiye'ye verilmesine karşı olduğunu, Miçotakis, Washington ziyareti sırasında Amerikan Kongresi'nin ve Senatosunun ortak oturumunda açık açık söylemişti.
İsrailliler açısından, evet, Ortadoğu'da F-35'e bir tek kendileri sahip. Türkiye'nin böyle bir yeteneğe kavuşması İsrail'in hiç arzu edeceği bir şey değil. Hele böyle Türkiye'yi “bir sonraki İran” olarak gözüne kestirmiş bir İsrail, Türkiye'nin olabildiğince zayıf, askerî açıdan zayıf kalmasını isteyecektir. Tabii F-35 bu beklentiyle uyumlu bir şey değil. Ama Trump ve Netanyahu arasında yaşanan gerginliğin kısa, bir saman alevi gibi bir gelişme mi yoksa orta-uzun vadede Tel Aviv ve Washington arasındaki ilişkileri kökten değiştirmeye aday bir uyuşmazlık mı olduğunu anlamaya çalışıyorum. Sanki henüz geri dönülmez noktada olmasalar bile ilişkilerini eskisi gibi yürütmeleri mümkün olmayacak. Çünkü İsrail Amerika Birleşik Devletleri için çok ağır bir külfet olmaya başladı. Sadece Ortadoğu politikasını değil, Amerikan dış politikasını da çok ciddi şekilde rehin alıyor, Amerikan askerî gücünün hiç de Amerikan çıkarına uygun olmayan yerlerde kullanılmasına yol açıyor ve üstüne üstlük, İsrail'in bir bölgesel düzen kurmak gibi bir derdi yok. Hâlbuki Amerika Birleşik Devletleri öyle ya da böyle kendi çıkarına olacak, kendi çıkarına işleyecek bir bölgesel düzen istiyor. İsrail'in bunu yapabilme kabiliyeti, potansiyeli yok. İsrail her şeyi vurup kırarak halletmeye çalışıyor. Bu da beni 2000'li yılların ilk 10 yılına götürüyor. Özellikle Ahmet Davutoğlu'nun Dışişleri Bakanı olduğu dönemde Türkiye ve İsrail arasında bir yarış vardı hatırlarsan. Daha doğrusu, o zamanlar Türkiye'nin Washington'a "İsrail sana yük. Ortadoğu'da Türkiye ile çalış" gibi bir mesaj vermeye çalıştığını düşünüyorduk. Şimdi sanki ona geri döndük.
İsrail'e karşı Türkiye'nin bir istikrarlı ve sürdürülebilir bölgesel düzen kurma konusunda daha avantajlı olduğu fikri, en azından Trump yönetiminde giderek taraftar buluyorsa ben buna da şaşırmam. Sadece hegemonya değil, bölgede Amerika'nın en yakın ortağı olma konusunda da bir rekabet var. F-35'lerin Türkiye'ye verilmesi, bu anlamda İsrail'in eskisi kadar gözetilen bir ortak, müttefik olmaktan çıkabileceğine de işaret edecek. Haklısın, Türkiye'ye F-35 verilip verilmemesi, İsrail için aslında hem bölgesel düzendeki yerinin hem de Amerika ile ilişkilerinin bir anlamda bir testi olacak.

Ruşen Çakır: Türkiye'nin ABD ya da Trump nezdindeki önemini konuştuk. Bir de Türkiye'nin NATO genelinde önemi meselesi var. Özellikle de son dönemde ‘’Avrupa Savunması’’ diye bir konsept çok fazla konuşulur oldu. Genellikle "Trump NATO'yu boşlarsa, Avrupa ne yapacak?" gibi bir varsayımdan hareketle, Türkiye'nin yeniden bir önemi ortaya çıkıyor. Şu âna kadar NATO üyesi Avrupa ülkelerinin büyük bir kısmı için Türkiye’nin, daha çok bu mülteci akınlarının önünü kesen ülke olarak bir fonksiyonu vardı. Ama savunma sanayiindeki son gelişmeler, ordunun büyüklüğü gibi olaylar, stratejik konumu nedeniyle tekrar Avrupa'nın savunması bağlamında yeniden bir şekilde gündeme geliyor herhâlde, değil mi?
Serhat Güvenç: Evet geliyor, ama ‘’Avrupa Savunması’’nın çelik çekirdeğini ne oluşturacak, o henüz muğlak. Avrupalılaşmış bir NATO mu olacak? Amerika'nın NATO içerisindeki rolünün ve katkısının giderek azalmasının bir sonucu mu olacak? Yoksa bir başka uç olasılık olarak, Amerika'nın NATO'dan tamamen çekilmesi durumunda Avrupalı bir NATO mu olacak? Bu seçeneklerde Türkiye çok uzun süre NATO'ya üye bir ülke olarak belli bir ağırlığa, belli bir şansa sahip. Ama Avrupa Birliği etrafında kurulacak bir Avrupa Güvenlik ve Savunma mimarisinde Türkiye'yi dışlama eğilimi bana yaygın gibi geliyor. Kültürel gözlükle bakmayıp, Türkiye'nin iç siyasetinin, hukuk rejiminin bugünkü durumuna bakanlar, Türkiye gibi bir ülkeye “muhtaç olmak” yerine Türkiyesiz bir savunma örgütü oluşturmanın, kendileri açısından daha az maliyetli olacağını düşünüyorlar. Çünkü Avrupa Birliği'nin de dünyaya vermeye çalıştığı bir imaj var. O imaj her ne kadar örselenmiş olursa olsun, Türkiye'yi bugünkü hâliyle, bugünkü sorunlarıyla ve eksiklikleriyle, sırf savunma adına böyle bir yapıya katmak, Avrupa Birliği'nin en azından bir bölümü için pek kabul edilebilir değil.
Bir de tabii şu var; Avrupa Savunması tasarlanacaksa, bunun kilit aktörleri İngiltere olacak. İngiltere‘siz olmayacağını biliyoruz. Ukrayna olacak, onu Avrupa Birliği yetkilileri de teslim ediyor. Almanya ve Fransa olacak. Bu ikisi Avrupa Birliği'nin aynı zamanda itici gücü. Bu ikisi arasında Avrupa Savunmasının ve güvenliğinin nasıl olması gerektiğine ve kimleri ne ölçüde içermesi gerektiğine dair bir mutabakat yok. Böyle bir mutabakatın eksik olduğu bir ortamda, Türkiye'nin, tek tek Avrupa ülkeleriyle ama özellikle Almanya gibi itici güçlerden biriyle savunma ve güvenlik anlamında iyi ilişkiler kurabilmesi, yakın kalmasını sağlayacaktır.
Ama Türkiye için şu an en iyi seçenek, Amerika Birleşik Devletleri'nin daha az katkı yapsa da üye olarak kalmaya devam ettiği bir NATO. Çünkü o zaman eski kurumsal yapı bir şekilde devam edecek ve Türkiye'de bu kurumsal yapıyı bilen, bunu kullanmayı öğrenmiş ve burada eşit oy hakkına sahip eski ve kıdemli ve bir de ittifaka anlamlı katkı yapan bir üye olarak daha rahat edecektir. Yeniden kurgulanacak mimaride Türkiye'nin yeri, pozisyonu, kendisi için önem atfettiği başka konularda taviz vermesini gerektirecek, bazı şeyleri yeniden müzakere etmesini de dayatabilecektir.

Ruşen Çakır: Bu bağlamda son dönemde özellikle Fransa'yla birtakım gerginliklerin olduğu söyleniyor. Fransa'nın, Yunanistan ve Güney Kıbrıs'la Güney Kıbrıs'a asker yollamak gibi bir tür stratejik ilişki geliştirdiğini duyuyorum. Tabii sen detayları daha fazla biliyorsun. Macron da zirveye gelecek. Orada Erdoğan'la Macron arasında tartışmalı konular olacak galiba, değil mi?
Serhat Güvenç: Evet. Özellikle Fransa, Türkiye'nin Afrika'da Fransa lehine zemin kazanmasından hiç hoşnut değil ve anladığım kadarıyla Türk yetkililer de bu Fransız karşıtlığını bölge ülkeleri nezdinde körükleyen birtakım açıklamalar yapıyorlar, bazı politikaları dile getiriyorlar. Temel rekabet meselesi o.
Ama öte yandan, Fransa'nın tutumunda da geçmişe göre bir yumuşama var. Bunda sanıyorum İran-Amerika-İsrail Savaşı'nın bir etkisi var. Bugün yine dile getirilmiş. Mesela, Türkiye uzun menzilli hava savunma sistemleri, balistik füze savunma sistemleri almak peşinde. Bu arada İtalyan-Fransız ortak yapımı SAMP/T bir daha gündeme geldi. Fransa ilk seferinde buna biraz ayak diremişti. Belki bu sefer Avrupa'nın genel savunması için bu konuda bir yumuşamaya gidebilir. Bu balistik füze savunma sisteminin Avrupa ayağı çok zayıf. Ama bunu belki bu NATO Zirvesi'yle doğrudan ilişkilendirmek doğru değil.
Bu arada paralel bir gelişme oluyor. Kıbrıs'ta farklı bir çözüm modalitesi üzerinde tartışılıyor. Eskisi gibi her şey topyekûn bir anlaşma değil de aşamalı ve özellikle üzerinde mutabakat olan konular üzerinden ilerleyerek, garantörlük meselesini de Kıbrıs'ın tamamının NATO üyesi yapılması şeklinde kurgulandığı yeni bir anlayışın iz düşümlerini görüyoruz. Buna ilişkin yorumlar çıkıyor sağda solda. Fransa Kıbrıs'ta daimî üslenme imkânı elde etti. Yanılmıyorsam BAF'taki Andreas Papandreo üssünde konuşlanabiliyorlar. Liman kolaylıklarına sahipler. Kıbrıs AB üyesi olurken, özellikle Kıbrıslı Rumların Türk askerlerinin çekilmesi için kullandığı argümanlardan bir tanesi " AB üyesi bir ülkenin artık garantörlüğe ihtiyacı olmaz. Adanın tamamen askerden arındırılması’’ diye bir seçenek sunuyorlardı. Türk askerinin çekilmesi için bu çerçeveyi öneriyorlardı. Aradan geçen 20 yılda, askerden arındırmak bir yana, adayı Batı ya da Avrupa güvenlik sistemine eklemlendirmek için neler yapılabileceği, daha fazla askerin, daha fazla silahın, teçhizatın nasıl konuşlandırılabileceği tartışılıyor. Bunlar tabii çok ham düşünceler, henüz yeni yeni ortaya çıktı. Ama Kıbrıs konusunda tarafların tümünün kabul edeceği yeni bir çözüm ortaya çıkarsa, bu, hem Kıbrıs'ın, Türkiye, AB ve Avrupa ilişkileri önünde engel olmaktan çıkaracak hem Fransa'yla ilişkilere de ister istemez yansıması olacak. Kısaca söylemek gerekirse, yeni bir Batı ve Avrupa Güvenlik mimarisi şekilleniyor. Bunun ne olacağı konusunda henüz çok somut şeyler yok. Ama eski ezberlerden de uzaklaşılmasının gerektiğine şüphe yok. Bu ezberlerden uzaklaşıldığı takdirde, Türkiye ve Fransa arasında beklenmedik yakınlaşmalar görülebilir.
Geçmiş örneklere dayanarak şunu söyleyebiliriz; Fransa silah satmayı çok sever. Fransa'dan silah alırsanız ilişkileriniz iyileşir. Bunu rahmetli Osman Olcay zamanında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde Fransız temsilcisinin yüzüne karşı söylemişti. Chirac’ın Türkiye'nin AB adaylığının ilan edilmesine itirazlarına Fransa'dan bazı savunma teçhizatı alınmasının katkıda bulunduğuna dair yorumlar var. Fransa ilişkilerinde bu tür küçük sürprizleri ya da kıyakları seviyor. Böyle bir kıyak SAMP/T bağlamında ortaya çıkarsa, geçmişe göre Türkiye'ye karşı tutumunu yumuşatabileceğini düşünebiliriz. En azından Sarkozy gibi bir şeyle uğraşmıyoruz. Çünkü Sarkozy çok sert, demagojik bir şekilde Türkiye karşıtıydı. Macron biraz daha pragmatik bir lider olarak, Fransa'nın ve Avrupa'nın çıkarları neyi gerektiriyorsa Türkiye ile yakınlaşmanın önünü açabilir.

Ruşen Çakır: Son olarak tabii ki savaşı soracağım ama pek konuşulmak istenmiyor. Fakat herhâlde Avrupa'nın ve NATO'nun da en önemli gündemi Rusya-Ukrayna Savaşı. Ama açıkçası karşılıklı yapılan saldırılar konusunda sürekli birtakım haberler var, ama ben artık işin ucunu kaçırdım ve eskisi kadar da takip etmiyorum. Savaşın bitebilme ihtimali ya da savaşın bitebilme ihtimalinin de ötesinde, bir ateşkes olabilme ihtimali var mı? NATO bunun için bir şeyler yapıyor mu? Yoksa gidebildiği kadar gidecek mi savaş?
Serhat Güvenç: NATO'nun kurumsal olarak bu konuda yapabileceği bir şey yok. Ama NATO üyeleri, ki buna Türkiye de dahil, Ukrayna'ya destek veriyor ve bu destek sayesinde de Avrupa Birliği büyük maddi katkı sağlıyor. Bu maddi katkılar sayesinde Ukrayna, Rusya'nın canını acıtabilecek ve Rus kamuoyuna bir savaşta olduklarını anımsatacak zararlar vermeye başladı. Rusya gibi petrol zengini bir ülkede petrol sıkıntısının başlaması, başlı başına ilginç bir gelişme. Savaşa karar veren ve barışa da karar verecek olan lider olarak Putin'in eli geçmişe göre daha zayıf. Çünkü eskiden toplumunu ikna edebiliyordu. Ukrayna'da yürütülen şeyin Rusların gündelik hayatına herhangi bir etkisi yoktu. Ama yine benim takip edebildiğim kadarıyla ve şu ihtiyat payını da düşerek söyleyeyim; daha çok Batılı kanallardan takip ediyorum, dolayısıyla yanlı olma ihtimalini yadsıyacak değilim, ama mesela Kırım'da işlerin hiç de iyi gitmediği anlaşılıyor. Kırım'da, özellikle yakıt sağlamada çok ciddi sıkıntıları var. Ama bu, Rusya’nın hemen havlu atacağı anlamına gelmez. Bence savaş bir süre daha devam eder.
Öte yandan, görünür gelecekte bitebileceğine dair bir genel beklenti olduğunu da şuradan anlıyorum; Bundan birkaç ay önce, Karadeniz’de Çok Uluslu Karargâh oluşturuldu, sen de hatırlarsın. Ukrayna Gönüllüler Koalisyonu ve İstanbul Boğazı'nda Deniz Unsur Komutanlığı oluşturuldu. Bu yöndeki çabalar, öngörülebilir bir gelecekte savaşın bitme ihtimalinin olduğunu ve savaş sonrası durumun istikrarı için gerekli mekanizmaların şimdiden oluşturularak denendiğini gösteriyor. Şu ânda, ‘’savaş şu gün biter, şöyle biter’’ demek için çok erken. Ama bir yıpratma savaşı olarak, geçmişe göre Rusya daha çok yıpranıyor ve bu da toplumunun savaşı sürdürme azmini kırabilecek bir gelişme. Bu, Putin'in ve Rusya'daki diğer karar vericilerin dikkate alması gereken bir konu, bir değişken diyelim.
Ukrayna'nın ise eli güçlü, özgüvenleri yerine geldi ve bir de bunu Amerikan desteği kesildikten sonra yapabilmiş olmaları önemli. Putin, savaşın istediği şekilde bitmesi için Trump'a bel bağlamıştı. Anladığım kadarıyla Trump iki nedenle artık Putin'e istediği desteği veremiyor: Birincisi, dikkati çok uzun süreli bir yere odaklanamadığı için o dosya onun için öncelikli olmaktan çıktı. İkincisi, Trump kazananı seven bir lider. Rusya kazanıyormuş gibi gözükmüyor ve işin sonunda kazanacak taraf olma ihtimali de giderek zayıflıyor. Başarı öyküsüne ihtiyacı olan Trump'ın, hele İran'la baltayı taşa vurmuşken, Putin'e Ukrayna'da istediğini vermesi pek mümkün değil. Ezcümle, savaş en az bir sene daha uzar. Ama ondan sonraki gelişmeler çok hızlı yaşanabilir gerçekten.

Ruşen Çakır: Peki nasıl toparlayalım? Haftaya yapılacak ve iki gün sürecek olan zirveden ne bekliyorsun özetle?
Serhat Güvenç: Aslında bu çok tarihi bir zirve değil. Hele Trump'ın NATO düşmanlığını ve İran savaşı nedeniyle NATO'ya kızgınlığını da düşünürsen, yapılmasa daha iyi olurdu. Trump bir maraza çıkarmadan atlatılabilirse, bu, zirvenin başarı hanesine yazılacak. Çünkü NATO'nun dönüşmesi gerektiğini herkes biliyor, bunun için zamana ihtiyaç var. Bu zirvede büyük bir patırtı çıkmaz, Trump heyheylenmezse, bu, zaman kazanmak açısından olumlu değerlendirilebilecek bir gelişme olur. Yoksa onun dışında zaten Genel Sekreterin orada burada yaptığı konuşmalardan, %3,5'luk hedefin ciddiye alındığına dair haberler bize başarı unsurları olarak sunulacak.
Ama Türkiye açısından zirveye bakarsak, geçmişte, NATO içinde ortak silahlanma, savunma sanayii projeleri işi çok tavsamıştı. Avrupalılar, Bu işi Avrupa Birliği çerçevesinde yapmaya önem verdiler. NATO bu anlamda öne çıkarsa ve gerçekten kaynak ayrılırsa, bu, Türk savunma sanayii açısından ve Türkiye açısından çok olumlu bir gelişme olur.

Ruşen Çakır: Verdiğin bilgiler için çok teşekkürler Serhat, çok sağ ol.
Serhat Güvenç: Görüşmek üzere, ben teşekkür ederim.

Ruşen Çakır: Evet, Prof. Serhat Güvenç'le, haftaya yapılacak olan NATO Zirvesi'nin önemli başlıklarını ve Türkiye-ABD ve Türkiye-NATO ilişkilerini konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
05.07.2026 Kemal Bey bizleri salacak mı?
04.07.2026 Neşemizi tabii ki çalamayacaklar
03.07.2026 Çözüm sürecinde çerçeve yasa muamması
02.07.2026 Muhtemel yeni parti için bazı notlar
01.07.2026 Muhafazakâr ailelerin seküler çocukları
30.06.2026 Prof. Serhat Güvenç ile söyleşi: "NATO Zirvesi yapılmasa daha iyi olabilirdi"
30.06.2026 Deniz Göktaş olayı: Meyve veren ağacı taşlıyorlar
29.06.2026 Bana Kürt sorununu öğreten adam
28.06.2026 “İlliberal barış”
28.06.2026 Türkiye'de solcu olmak ve solcu kalabilmek mümkün mü?
05.07.2026 Kemal Bey bizleri salacak mı?
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı