Yener Orkunoğlu ile söyleşi: Çözüm sürecinin kaderi niçin Öcalan’a bağlı?

23.08.2026 medyascope.tv

23 Ağustos 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Çözüm sürecini konuşmaya devam ediyoruz. Şimdi araştırmacı yazar Yener Orkunoğlu ile geldiğimiz noktayı ve buradan sonra gidilebilecekleri konuşacağız. Yener merhaba.
Yener Orkunoğlu: Merhaba Ruşen. Teşekkürler.

Ruşen Çakır: Seninle sürecin ilk başlarında biliyorsun Öcalan’ın yeni konseptini, demokratik entegrasyon konseptini bayağı bir konuşmuştuk. Öcalan’daki dönüşümleri konuşmuştuk. Süreci de konuşmuştuk. Şimdi kritik bir eşik aşıldı. Çerçeve yasa çıktı. Çerçeve yasa epey bir tartışıldı ve eleştirildi. Hâlâ eleştiriliyor ama ortada bir yasa var. Adı da üstünde çerçeve yasa. Yani bu demek ki başka yasalar, yeni düzenlemeler de pekâlâ söz konusu olabilir. Önce şöyle bir başlayalım. Sen yasanın kendisine baktığın zaman ne görüyorsun? Bu gerçekten pozitif, sürecin PKK’nın silahsızlanması ve kendini feshini hedef alan bir süreçten bahsediyoruz sonuçta. Onu başarabilecek bir yasa var mı elimizde?
Yener Orkunoğlu: Şimdi bu yasayla ilgili görüşlerime değinmeden önce bir şeyi anımsamak isterim. O da şu. Yani özellikle bazı ülkelerde bir iç savaş yaşandığı zaman eğer uzun vadeden sonra bir uzlaşma olmazsa tarih şunu göstermişti ki her iki taraf da büyük bir yıkıma uğruyor. Dolayısıyla benim çok değer verdiğim Alman filozofu Hegel’in dediği gibi belli çatışmalardan sonra uzlaşmaya gidilir genellikle ve uzlaşılırsa da bu sorunlar aşılır. Şimdi ben çerçeve yasaya baktığımda şöyle söylüyorum. Hegel’in diyalektik bakış açısından ele alırsak ben üç tane olumsuz yan görüyorum. Üç tane de olumlu yan. Yani meseleye yalnızca bir pencereden bakmaya çalışmıyorum. Hegel’den öğrendiğim felsefi bakış açıyla çok boyutlu olarak meseleye yaklaşmak istiyorum. İstersen önce olumsuz yanlarına değinmek isterim. Şimdi önce başlık ve içerik uyumsuzluğu. Sen demin çerçeve yasa dedin ama çerçeve yasa kamuoyunda ona verilen isim. Aslında önümde de okudum. Dün de okudum. Bugün de okudum. Yasanın resmî adı millî dayanışma ve toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesine dair kanun. Ancak içeriğimize baktığımda esas olarak PKK’nın silahsızlandırılmasını ve silahlı unsurların tasfiyesine yönelik hukuki ve teknik önlemler burada ele alınıyor. Yani toplumsal başlık bütünleşmeden bahsediyor ama içerik teknik silahsızlanma metniyle sınırlı kalıyor. Yani başlıkla içerik arasında bir uyumsuzluk var. Onu önce belirteyim. Diğer yandan olumsuz gördüğüm yan, o da şu: PKK’yı doğuran nedenlere değinmemiş yani. Çünkü nihayet PKK önemli ölçüde siyasal, toplumsal nedenlerin sonucu ortaya çıkmış bir hareket. Yani burada Kürt sorununun kendisine bir gönderme yapılmaması bence olumsuz yanlarından biri. Öyle düşünüyorum. Çünkü şöyle düşünenlerden biriyim: Sorunun kaynağı net olarak ortaya konulmazsa sorunun gerçek çözümü de olmaz diye düşünenlerdenim. Tabii olumsuz yanlarına değindim. Üç tane de olumlu yan kendi açımdan saptadım. Onlara da değineyim ki bütünlüklü bir bakış açısı ortaya çıksın. Şimdi her şeyden önce bu uzlaşmaya varılması, böyle bir yasanın çıkması ölümlerin sona ermesi anlamına gelecek. Yani şiddet, çatışmalar, can kaybı yaşamayacak. Tabii şunu söyleyelim: İnsan yaşamını korumak son derece önemlidir. Yani ölümlerin yaşanmayacağı açısından bunu ben olumlu bir adım olarak görüyorum. Diğer taraftan olumlu olarak gördüğüm bir diğeri ise siyasi çözüm için ilk adım. Bu son derece önemlidir. Çünkü ne kadar eksik olursa olsun Kürt sorununun askerî yöntemlerle değil siyasi ve hukuki zeminlerde tartışılması için bir zemin hazırlıyor. Bu bakımdan ilk adım olarak görmek gerekiyor. Üçüncüsü de bu da son derece önemli: Geleceğe dair bir umut veriyor. Yani diyalog ve çözüm beklentisi yaratarak ileriye doğru umut tohumlarını eken bir anlaşma olarak değerlendiriyorum. Ve bu anlaşma çerçevesi içerisinde, süreç içerisinde yapılacak pratik gelişmelere bakarak bunun hangi doğrultuda evrileceğini görebiliriz. Belki daha sonraki süreç içerisinde dünyadaki örneklerden de verebiliriz. Yani bu konuda başarılı olan, başarısız olan örnekler. Yani özellikle ben belki konuşmanın bir başka bölümünde Türkiye’deki PKK ile başka ülkelerdeki yaşanan şeyleri karşılaştırmak istiyorum. Bana göre bunu daha sonradan açıklayacağım.

Ruşen Çakır: Onlara gelmeden önce sormak istiyorum. Burada umut verici diyorsun. Bir de yasanın oylanmasında çok olağanüstü bir rakam çıktı. Evet çıktı. Orada İyi Parti’nin hayırcılığı, Yeniden Refah Partisi’nin çekimserliği dışında, YENİ Parti çok ciddi bir hayır verdi ama sonuçta anayasayı değiştirecek çoğunlukta bir evet çıktı. Bunun çok büyük bir anlamı olsa gerek değil mi?
Yener Orkunoğlu: Evet, büyük bir anlamı var. Ama şunu söyleyeyim: Dürüst olmak gerekirse büyük oy birliğiyle bu sorunun ortaya çıkması gerekirse ben buna hayır diyorum. Çünkü bu yüksek kabulün esas nedeni yasanın niteliğidir. Yasanın niteliği nedir? Yani yasanın niteliği orada mesela bu yasa Kürtlerin kolektif haklarını, ana dilde eğitimi, kültürel ve siyasi haklarını hukuki güvenceye alan bir yasa değil. Dolayısıyla esas olarak PKK’nın silahsızlandırılmasına ve silahlı güç olarak tasfiye edilmesine yönelik bir yasa olduğu için bu kadar oy alabildi. Eğer şöyle olsaydı: Kürtlerin diyelim ki etnik haklarını, dil hakkını, eğitim hakkını tanıyan bir yasa olmuş olsaydı belki bunun üçte birini bile alamayabilirdi. Böyle düşünenlerden biriyim. Yani PKK’nın silahsızlanmasına yönelik olduğu için meclisin büyük çoğunluğunun desteğini aldı diye düşünüyorum. Benim bakış açımdan böyle diye düşünüyorum. Yani herhalde dediğim anlaşıldı. Tabi devletin ana siyasetin noktası burada güvenlik ve silahsızlanmaydı.

Ruşen Çakır: Kürt sorununu çözme perspektifi olan bir yasa olsaydı bu kadar olmayabilirdi diyorsun. Şunu soracağım: Şimdi yasa çıktı. Birtakım şeyler var biliyorsun. MİT’in birtakım şeyleri tespit etmesi bekleniyor. Silahsızlanmanın gerçekleştiğini ve bir rapor yazacak Millî Güvenlik Kurulu’na. Millî Güvenlik Kurulu o raporu onaylarsa, mesela ekim ayındaki toplantısında, o onayın ardından Cumhurbaşkanı tarafından çıkan yasanın hayata geçirilmesi talimatı verilecek. Yani hızlı bir şekilde yapmak isteniyor. Şimdi bu hızlı bir şekilde yapmak istemenin ilk akla getirdiği husus şu: Belli ki her iki taraf da, devlet de ve örgüt de birilerinin bu işi karıştırmasından korkuyor herhalde. Senin de böyle bir endişen var mı? Bu sürecin tamamlanmasının önünde çok ciddi engeller görüyor musun?
Yener Orkunoğlu: Ya şimdi dünyadaki bazı bu konudaki benzer olaylara baktığımda hakikaten bu sürecin baltalanması için çok çeşitli girişimler olmuş. İspanya’da olsun, İrlanda’da olsun, Kolombiya’da olsun bunlar filan yaşanmış. Özellikle ben Ortadoğu’da bazı ülkelerin, özellikle İsrail’in büyük bir provokasyon da yapabileceğini düşünenlerden biriyim. Dolayısıyla İsrail’i muhtemelen Türkiye ile araları iyi olmayan başka ülkelerin de bu konuda bir engel olma gibi çabaları olabilir. Yani dolayısıyla bu gelişmenin önüne birtakım engeller çıkarılabilir. Dolayısıyla Türkiye bunları da dikkate alarak kısa zamanda bu pratik sürece başlarsa çünkü uzadıkça sabote edilme tehlikesi artar diye düşünüyorum. Mümkün olduğu kadar da kısa zamanda bu işin halledilmesi gerekiyor. Ama tarihsel deneylere baktığımda hedeflenen zamanla gerçekleşen zaman arasında büyük bir fark oluyor. Mesela Bask’taki ETA örneğini incelediğinde kaç yıllara, zamana yayılmış bu durum. Dolayısıyla Türkiye’de de bu sabotaj olasılıklarını göze alarak bence kısa zamanda bu şeylere girişmesi lazım. Burada bir şey eklemek isterim: Belki uluslararası bir gücün olması daha iyi olur diye düşünüyorum. Şimdi hani diyelim ki Millî Güvenlik Kurulu ya da MİT bir tespit yaptı. Fakat diyelim ki hayır bu yetersiz dedi. Mesela diyelim ki ne olacak? Mesela böyle sorunlar da yaşanabilir diye düşünüyorum yani. Yani olmadı dedi, biz PKK olarak tüm silahları verdik dedi. Böyle sorunlar yaşandığında yaşanabilir de düşünüyorum. Yani böyle ufak tefek sorunlar da yaşanabilir.

Ruşen Çakır: Söylenen hep dünyada örneği olan üçüncü göz meselesi var malum. Ve Türkiye üçüncü göz meselesini istemiyor. Onu da biliyoruz. Ve anladığım kadarıyla da Öcalan buna razı olmuş. Şimdi tam da Öcalan demişken Öcalan’ı sormak istiyorum: Biliyorsun bu sürecin başından itibaren birileri hep Öcalan istese bile olmayabilir demeye getirdiler. Ama Öcalan’ın bütün çağrıları ve önerileri ve talimatları yerine getirildi. En son ben biliyorsun Kandil’e gittim orada izledim. Orada konuştum Duran Kalkan’la ve başka birileriyle daha da konuştum ve izlenimlerimi şöyle yapmıştım biliyorsun ilk yaptığım analizi. Bütün cümleler Öcalan diye başlayıp Öcalan diye bitiyor. Yani eleştirileri var, kaygıları var, şu var, bu var ama diyorlar ki “Önder Apo böyle diyorsa o öyledir” gibi bir perspektif var. Sen de aynı şey demişsin yani gerçekten Kandil, Avrupa, ki Avrupa’dan da biliyorsun çok kişiyle yayın yaptım, röportaj yaptım, Remzi Kartal başta olmak üzere onlar da bütün eleştirileri söylüyorlar ama yine Öcalan diyorlar, başka bir şey demiyorlar.
Yener Orkunoğlu: Şimdi ben Duran Kalkan’la yapmış olduğun söyleşiyi de Remzi Kartal’la da yaptığın söyleşiyi izledim filan. Şimdi geçmişte Duran Kalkan’la bizim aramızda bir ideolojik tartışma olmuştu. Biliyorsun ben 12 yıl Özgür Politika’da, yurt dışındaki yayınlanan Özgür Politika’da köşe yazarlığı yaptım. Şimdi o meseleyi geçelim. O aramızdaki bir sorun yaşanmıştı. Şunu, o dönemde yani Özgür Politika’da köşe yazarlığı yaptığım dönemde bir yazı dizisi yayınladım. O yazıda şu: “Kürt hareketi neden Öcalan merkezli bir harekettir?” Bunun ben sosyolojik, kültürel ve psikolojik boyutlarını analiz ettim, araştırarak ortaya koymaya çalıştım. Şimdi dolayısıyla bugün Öcalan’ın merkezde olmasının nedenlerini müsaade edersen kısaca açıklamaya çalışacağım. Şimdi bilindiği gibi bu hareket neredeyse 50 yıl önce ortaya çıkmış hareket ve özellikle doğunun en önemli özelliklerinden biri feodal kalıntıların ve köylülüğün olduğu bir ortamdı. Şimdi köylülükle işçiliği karşılaştırırsak farklı kültürel yapılar var. İşçilerin de, köylülerin de mesela işçiler çok çabuk örgütlenebiliyorlar. Çünkü aynı yerde, aynı fabrika içerisinde olduğu için bunların örgütlenmesi kolay. Fakat köylüler kolay kolay örgütlenemiyorlar. Dolayısıyla her zaman bir önderliğe ihtiyaç duyuyorlar. Tarihte hep öyle olmuş. Köylüleri hep bir önderler örgütlemiştir işçilere nazaran. Şimdi dolayısıyla ben Öcalan’ın etkisini ve gücünü üç nedene dayandırmıştım. Birincisi sosyolojik boyut. Şimdi Öcalan sadece ideolojik bir kurucu değil, aynı zamanda örgütün askerî, siyasal, ideolojik mimarisini yaratan adam. Sosyolojik olarak Türk yani özellikle Kürt toplumunun gelenekselci, aşiretçi, feodal yapısından aşındırarak çok kurucu bir otorite haline geldi Kürt halkının nezdinde. Şimdi ikinci özelliği, yani Öcalan’ın kabul edilmesinin ikinci nedeni ise kültürel ve sembolik boyut nedenidir. Yani şimdi Ortadoğu toplumlarında kimlik mücadelesi veren yapılarda mesela özellikle lider şeyi son derece önemlidir. Şimdi şöyle söyleyeyim. Öcalan Ortadoğu’daki Kürtlerin nezdinde Kürtlerin siyasal uyanışını gerçekleştiren ve onların kimlik arayışının sembolü bir figür haline geldi. Yani hem siyasal uyanışını hem de kimlik arayışlarını gündeme getiren bir önder oldu. Bu son derece önemli diye düşünüyorum. Şimdi bir de psikolojik ve stratejik boyutu var. Şimdi Kürt hareketi homojen bir yapıda değildir. Yani Kandil’deki askerî kanat, Avrupa’daki diplomasi, Türkiye’deki legal siyaset, cezaevindeki farklı dinamikler farklı hassasiyetlere sahip oldukları için son sözü söyleyecek birinin olması gerekiyor. Dolayısıyla Kürtlerin büyük bir kesimi bunun bilincinde olduğu için son sözü Öcalan’ın söylemesine bırakıyorlar. Çünkü 50 yıllık Öcalan’ın bu hareketi nereye getirdiğini görerek Öcalan’a büyük bir bağlılık gösteriyorlar. Yani bu bağlılığın arkasında tabii kendi kimliklerini ortaya çıkarıp büyük ölçüde varlıklarının tanınması için mücadele eden bir önder olarak görüyorlar. Yani şöyle söyleyelim: Atatürk Türkler için neyse Öcalan da Kürtler için o konumdadır. Yani dolayısıyla büyük bir bağlılık gösteriyorlar. Sadece Türkiye’de değil, Suriye’de, Irak’ta, İran’da biliyorsun PKK’nın oluşturmuş olduğu, PKK’nın ideolojisinde olan birçok örgüt var. Dolayısıyla şöyle söyleyelim: Sosyolojik, kültürel ve psikolojik nedenlerden dolayı Kürt halkı Öcalan’ın önderliğini kabul etmiş durumdadır diye düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Burada bir şey sormak istiyorum. Benim bu süreç ciddiye bindikten sonra Kürt hareketinden birçok kişiye bunu sormaya çalışıyorum ama biraz rahatsız da oluyorlar. Şunu söylüyorum: Sen de anlattın şimdi. Bu hareketin bir Kandil’i var. Bu hareketin bir Avrupa’sı var. Bu hareketin bir cezaevi var. Bu hareketin bir İmralı’sı var. Bir de bu harekette Ankara var diyelim, parti var.
Yener Orkunoğlu: Evet.

Ruşen Çakır: Ama sırayla hiyerarşik sıraya bakarsak bence İmralı, Kandil, Avrupa, cezaevleri ve Ankara birlikte gibi bir hiyerarşik sıra var. Şimdi silah bırakıldığı zaman herkes bir yerde birleşecek. Türkiye’de ve yasal zeminde birleşecek. Öyle değil mi?
Yener Orkunoğlu: Evet.

Ruşen Çakır: Burada dengeler nasıl kurulacak yeni dönemde?
Yener Orkunoğlu: Şimdi tabii bunu önceden büyük ayrıntılarıyla öngörmek mümkün değil ama yine de büyük sorunlar yaşayacağını düşünüyorum. Çünkü başka ülkelerin tarih deneyimlerine baktığımızda mesela diyelim ki hem Bask’ta olmuş hem İrlanda’da da olmuş filan. Buralarda legal mücadeleye geçilmesine rağmen bazıları bunu kabul etmeyip ayrı bir şekilde hâlâ silahlı yöntemlere başvuruyorlar ama bunlar etkili olamıyorlar. Şimdi önümüzdeki süreç içerisinde bence Öcalan ilk dönemde ağırlıklı olacaktır diye düşünüyorum. Fakat diğer bileşenler, diyelim ki yeni parti oluşumuna katıldığında ilk dönemde Öcalan’ın daha belirleyici bir konumda olacağını düşünüyorum. Fakat süreç içerisinde gelişmeler nedeniyle daha kolektif bir yana doğru gitmek durumunda ya da bu büyük bir örgütlenme yaratıldığı zaman orada da farklı eğilimler ortaya çıkabilir diye düşünüyorum. Fakat yine de işte o dönemde Öcalan da her zaman belirleyici olabilecek mi? Onu önceden öngörmek mümkün değil. Fakat bu iş kolay olmayacak. Yani diyelim ki tüm bileşenleri bir araya getirmesi önemlidir, fakat o bileşenler bir araya geldikten sonra o bileşkelerin kendi dinamiği nedeniyle başka türlü karar almak isteyenler olabilir diye düşünüyorum. Yani Öcalan’ın ağırlığında giderek bir yavaşlama olur diye düşünüyorum. Yani belirleyici olma konumu azalır diye düşünüyorum. O süreç içerisinde, tabii bu benim dediğim bu önümüzdeki 5-6 yıl içindeki süreçten bahsediyorum. Eğer tabii bu yasa gereği, yani özellikle çerçeve yasa daha sonraki pratik adımlar atarak işte dağdan gelenlerin bir kısmının, Avrupa’dan gelenlerin, Ankara’dan olanların birleşmesiyle oluşacak örgütlenmenin Türkiye’de etkili olacağını da düşünüyorum. Onu da söyleyeyim. Eğer böyle bir örgütlenme kurulursa artık örgütün, partinin adı ne olacak? Öcalan, Demokratik Cumhuriyet Partisi demişti. Ben o partinin süreç içerisinde %20-%25 oy alabileceğini tahmin edenlerden biriyim.

Ruşen Çakır: Peki geri dönüşler denince benim bildiğim şu var: Geçen dönemden yaşanan bir Habur olayı var biliyorsun, büyük bir kamuoyunda rahatsızlık yaratmıştı. Şimdi onun tekrarlanmaması isteniyor. Yani böyle kitlesel toplu dönüşler pek yapılmayacak diye gözüküyor, öyle anlaşılıyor. Parça parça da olsa gelecekler. Öcalan bazı şeyler söylüyor, işte 100 kişi şuradan, 100 kişi buradan falan gibi. Onlar daha tam netleşmemiş anladığım kadarıyla. Ama şurası muhakkak: yasanın, yani MGK’nın onayından sonra yasanın uygulamasıyla birlikte cezaevlerinden, Avrupa’dan ve Kandil’den, hatta bir kısmı Suriye’de de varmış hâlâ tek tük, binlerce kişinin istifade edeceği söyleniyor. İstifade edemeyecek olanların sayısının da mesela Kandil’de olanlardaki sayının yaklaşık 1000 olduğu söyleniyor. Hani bu kasten öldürme vesaire gibi şeyler, yani üst düzey yöneticiler falan. Bir de cezaevlerinde de belli bir miktar, belli bir sayıda mahkumun da tam olarak bu kasten öldürme gibi şeylerden tam olarak yararlanamayacağı söyleniyor. Ama sonuçta binlerce kişinin parça parça, küçük gruplar halinde ya da tek tek gelişi gibi bir olay yaşayacağız sanki.
Yener Orkunoğlu: Evet, öyle. Şimdi Öcalan’ın hangi görüşme notlarındaydı? Ağustos muydu, Temmuz muydu? Orada 300 kişilik bir gruptan bahsediyor. Yani üçte biri işte Avrupa’dan, üçte biri Kandil’den, üçte biri de cezaevinden. Yani 300 kişilik bir şeyden bahsediyordu. İşte Kandil’den 100 kişi gelsin, yani benim bildiğim kadarıyla, Avrupa’dan 100 kişi gelsin ve hapishaneden 100 kişi bırakılsın filan. Tabii Öcalan niye bu şekilde bir öneride bulundu? Onu anlamaya çalışıyorum. Avrupa ile kastedilen, tabii ki Avrupa özellikle PKK’nın diplomatik ve siyasi ayağını temsil ediyor. Cezaevleri de artık hukuki adımların atıldığının bir ispatı olarak görülmek isteniyor. Bir de PKK samimi olduğunu ortaya koyabilmek için özellikle Kandil’den de 100 kişinin gelmesini öneriyor. Tabii bu tedbirler aslında karşılıklı güven ortamını yaratmaya yönelik şeyler. Şimdi bazen gruplar halinde gelebilir, bazen tek tek olarak gelebilir. Şimdi gruplar hâline geldiğinde tabii bu grupları belki karşılamak isteyenler olabilir. O zaman Türkiye devletinin de buna biraz hoşgörüyle yaklaşması gerekiyor. Çünkü en sonunda eğer gerçekten silahların susmasını istiyorsa, gelenlerin karşılanması konusunda yapılacak gösteriler karşısında da bana göre hoşgörüde bulunması gerekiyor. Yani bu sürecin işlemesi uzun dönemde dağdan, hapishaneden gelenlerin bırakılmasıyla sürecin ileriye doğru gideceğini tahmin ediyorum. Tabii son tahlilde belirleyici olan yasa değil. Bu yasa henüz çıkmış, henüz uygulamaya konulmamış. Dolayısıyla uygulamada neler olacak? Uygulamadaki süreçler, yaşananlar süreci ya daha ileriye doğru taşıyacak ya da sürecin erken bir şekilde tıkanmasına neden olacak. Yani bunu önümüzdeki süreç içerisinde yasanın uygulamaya girmesiyle göreceğiz diye düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Şimdi yayın boyunca da bahsettin. Daha önceki yayınlarda da çok konuştuk bunu. Sen dünyadaki benzer olayları yakından takip eden birisisin, onların öykülerini bilen birisisin. Bunların bazıları çok net bir şekilde başarılı oldu, bazıları başlar başlamaz dağıldı, bazıları zaman içerisinde yürümedi, bazıları kör topal hâlâ yürümeye çalışıyor, yıllarca süren var, kısa sürede sonuca ulaşan var. Dünya örneklerine baktığında neler var çarpıcı olarak anlatabileceğin ve Türkiye’nin de istifade edebileceği?
Yener Orkunoğlu: Şimdi ben burada bu söyleşi için üç tane ülke belirledim başarılı olarak gördüğüm. Yani silahlı mücadeleden siyasal mücadeleye geçişte başarı örneklerine yoğunlaştım. Tabii başarısız olanlar da var. Mesela Filistin Kurtuluş Hareketi, Peru, Latin Amerika’daki Peru. Bunlar başarısız. Tabii onlardan da öğrenmek gerekiyordu ama ben başarılı olan örneklere değinmek istiyorum. Üç tane başarılı örnek görüyorum: Birincisi ETA, yani İspanya’daki Bask örgütü ETA; ikincisi Kolombiya’daki silahlı devrimci güçler; üçüncüsü de tabii Afrika’daki artık Mandela hareketi filan. Şimdi bunlar içerisinde, bu üç ülke içerisinde ETA ve Kolombiya ve Güney Afrika içerisinde Türkiye’deki PKK’ya en yakın olan örnek Bask ve ETA örneği. Bu neden en yakın örnek? Bunu açıklamam gerekiyor ki daha iyi anlaşılsın. Şimdi bilindiği gibi 19. yüzyılda Fransız Devriminden sonra İspanya’da özellikle liberal bir hükümet kuruluyor. Bu liberal hükümet kuruluncaya kadar Baskların kendilerine göre özerklikleri vardı. Otonom olarak kendilerini idare ediyorlardı 1876 yılına kadar. Fakat o gelen liberal hükümet bu özerkliği ortadan kaldırıyor, ta 1936 yılında ikinci cumhuriyet kuruluncaya kadar. Tabii o özerkliğin ortadan kaldırılması çok büyük sorunlar yarattı, yani travmalar yarattı. Fakat en büyük travmayı şöyle 1936 ile işte 1974 yılları arasında Franco döneminde yaşadılar. Çünkü bu Franco ile cumhuriyetçiler arasında İspanya’da iç savaş yaşandığı zaman Basklı ilerici güçler, onlar milliyetçiler, cumhuriyetçilerin yanında savaştı. Bu son derece önemli. Fakat işte bu iç savaşta Franco kazanınca, bu sefer Basklıları ihanet edenler olarak gördü ve asimilasyon politikası uygulamaya başladı. Dillerini yasak etti, kültürlerini yasak etti. Hatta mezar taşlarında Bask isimlerini de kaydetti. Yani dolayısıyla orada dilleri yasaklandı, asimile edilmeye çalıştılar filan. Dolayısıyla 1959 yılında işte önce böyle bir örgütlenme kurulmuştu. Daha sonradan da bu ETA bir siyasal mücadeleye başladı. Yani şöyle söyleyelim: Mesela Bask dili kamu kurumlarında, okullarda, radyoda, basında, sokakta konuşulması bile yasaklandı. Yani bu bakımdan Türkiye’deki örnekle bir benzerlik gösteriliyor. Hatta çocuklara Bask ismi verilmesi bile yasaklandı. Demin de ifade ettiğim gibi mezarlardaki o isimler bile silindi. Yani böyle bir durum yaşadılar ve asimilasyon politikasına maruz kalındı. Kültür dernekleri kapatıldı, geleneksel yayınlar kapatıldı ve Franco rejimi tek tip bir İspanyol Katolik kimliği yaratmayı amaçlıyordu, onları asimile etmeyi amaçlıyordu. Diğer taraftan da Bask özerk yönetimi vardı ve bu özerk yönetimi Franco rejimi lağvetti, liderleri sürgüne gönderdi, binlerce kişi tutuklandı, işkence gördü ve idam edildi. Dolayısıyla bu ETA Türkiye’deki PKK ile Bask arasında büyük bir benzerlik oldu. Şimdi orada savaş 43 yıl sürdü, silahlı mücadeleye başlamaları 1968 ile 2011 yılları arasında. Şimdi burada küçük bir ayrıntıya daha değineceğim. Şimdi ideolojik olarak bunlar da Marksizmi ile Bask milliyetçiliğini birleştirmeye çalışıyorlardı. Bu bakımdan Kürt hareketiyle de benzerlikleri var. Fakat bu 1974 yılında şey Franco yıkılıp seçimler parlamenter sisteme geldikten sonra ikiye bölündü: Biri politik askeri kanat, diğeri askeri kanat. Politik askeri kanat şunu dedi: “Biz politik mücadele yöntemlerini tercih ediyoruz.” Askeri kanat ise silahlı mücadeleye devam etti filan. Şimdi böyle bir durum yaşandı. Şöyle söylüyorum: 2011 yılında da bu askeri kanat toplumdan gelen tepkiler nedeniyle, çünkü barışçıl olanaklarla, siyasal mücadele yollarıyla birtakım hakların elde edileceği olanağı çıkınca, bizzat Bask toplumundan da tepki görünce, 2011 yılında bunlar da silahlı mücadeleye son vereceklerini ilan ettiler. Şimdi şöyle söyleyelim: 2017’de bir görüşme oluyor, daha önceden görüşme oluyor, 2018’de de örgüt tam olarak kendini feshettiğini ilan ediyor. Böyle bir durum. Şimdi son durum nedir? Son durum hakkında kısa bir bilgi vereyim: Şimdi 2024 yılında Bask özerk yönetimi, orada yani bir özerk yönetime sahip, orada örgüt %32,1 oy alıyor, 75 tane milletvekili çıkarıyor. İspanya genelinde de seçimlere katılıyor ve orada da %1,3 oy almasına rağmen benim araştırmalarıma göre 5 tane milletvekili çıkarıyor. Yani orada tabii bazı şeylerde mesela haklarına sahipler, eğitim hakkına, vergi toplama hakkına sahipler. Ya bu bakımdan uzun yıllardır bir, belki 200 yıllık bir özerklik geleneği olduğu için onu korumaya çalışıyorlar ve bu bakımdan silahlı mücadele sonucunda birtakım haklarını elde etmiş gibi görünüyor Bask’taki ETA örgütü diye fazla uzatmadan böyle umarım anlaşıldı diye düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Son olarak şunu sorsam: Türkiye’deki bu süreç neredeyse 2 yıldır sürüyor. Neredeyse 2 yıldır, az kaldı 2 yıl olmasına.
Yener Orkunoğlu: Evet.

Ruşen Çakır: Birtakım eşikler aşıldı. Şimdi kritik bir yerdeyiz, işte silah bırakma olacak, Öcalan bunu taahhüt ediyor, devlet de bunu tespit edecek vesaire gideceğiz. Başarı bekliyor musun? Hâlâ bunun olamayacağını düşünenlerin sayısı az değil, her geçen gün azalıyor olabilir. Biliyorsun kamuoyu araştırmalarında genellikle şöyle soru çıkıyordu: “Barışı istiyor musunuz?” “Evet.” “Olur mu?” “Hayır.” Yani istiyoruz ama olması pek mümkün değil gibi bir görüş vardı. Şimdi nasıl görüyorsun? Bu hakikaten başarıya ulaşabilir mi? Son soru bu olsun.
Yener Orkunoğlu: Şimdi başarıya ulaşmak zorunda diye düşünenlerdenim. Tabii burada temkinli bir iyimsellik, hani yaygın bir görüşle temkinli iyimselliğe sahibim. Yani ben hem tarih bilgim hem Hegel’den öğrendiğim, eğer çatışan güçler belli bir noktada uzlaşmazlarsa uzun vadede her ikisi de büyük bir yıkım yaşar. Dolayısıyla Ortadoğu’nun bu durumunda bu Türkiye’deki sorunun bir ölçüde hızlı bir şekilde çözüme doğru gideceğini düşünenlerdenim. Fakat bu çok engebeli, taşlarla dolu bir yoldur. Şimdi tabii iç dinamikler ve dış koşullar burada önemli rol oynar. Tabii burada şu anda bunun başarıya ulaşabilmesi için iç dinamik konusuna değinmek istiyorum. Mesela şu anda toplumsal konsensüsün durumu nedir? Yani toplum buna ne diyor? Bunu çok iyi bir şekilde açığa çıkarmak lazım. Çünkü iş ilkin bu doğaldır, kapılar ardında gizli olur. Bu izlediğim tüm bu çatışma, tarihteki çatışan ülke taraflar arasında hemen hemen ilk önce gizli anlaşmalarla başlıyor. Bunu doğal karşılayanlardan biriyim. Fakat daha sonra özellikle Türkiye toplumunun buna hazırlanması gerekiyor. İşte bu son derece önemli, yani bir rıza üretilmesi lazım. Fakat bu kolay olmayacak. İşte bunu devlet başarabilirse, basın başarabilirse bu olumlu yönde ilerleyebilir diye düşünüyorum. Tabii olumlu yönde ilerleyebilmesi için Kürt hareketi içinde hukuki güvencelerin verilmesi lazım, birtakım reformların yapılması lazım, Kürt diliyle ilgili birtakım reformların yapılması lazım. Bir de en önemlisi yani bu madem ki bir uzlaşı yoluna gitti, o zaman dil ve söylemin değişmesi lazım. Yani ikide bir “bebek katili”, ikide bir “terörist başı” demekle bu uzlaşı da ilerlemeyebilir. Dolayısıyla hem bir toplumsal rıza, hem hukuki güvence hem de dil ve söylem değişimi bence bu süreci ileriye taşıyan önemli dinamikler diye düşünüyorum. Fakat tabii bu gelişmelerin önünde birtakım dış engeller de olabilir. Mesela Suriye ve Irak’taki Rojava faktörü, İsrail’in tutumu, Suriye’deki tutum Türkiye’yi, Türkiye’deki tutum orayı filan etkileyebiliyor. Özellikle dış dinamikler aslında bende en büyük engelin İsrail’den ve muhtemelen İran’dan gelebileceğini düşünüyorum. Şu anda İran zaten başka bir konumda. Evet, söyleyeceklerim bu sürecin ilerleyebilmesi için bundan sonraki süreçte işte birtakım adımların, yasal adımların atılması lazım, hukuki güvencelerin verilmesi lazım. Tabii konuşmadığımız bir nokta ise şu: Şimdi bu gelen insanlar, çok basit bir soru soracağım, yani geçimlerini nasıl sağlayacaklar? Şimdi bu konuda da bazı örnekleri araştırdım. Şöyle gelenler, mesela bazıları siyasal partilere giriyorlar, oluşan siyasal partilere, orada artık profesyonel siyasetçi olarak çalışıyorlar. Öyle durumda olamayanlara işte belediyelerde birtakım olanaklar yaratılıyor ya da sosyal yardım destekleri filan oluyor. Tabii bunların da düşünülmesi lazım. Çünkü mesela bir örnek veriyorum: El Salvador’da da bir barış anlaşması oluyor, taraflar silahlı mücadeleyi bırakıyor ama bu silahlı mücadeleyi bırakanların ekonomik durumları güvence altında olmadığı için çok büyük sorunlar yaşanıyor. Dolayısıyla bunları da ekonomik, sosyal, sağlık durumlarının da dikkate alınması gerekir diye düşünüyorum, başka türlü uzlaşmanın ve toplumda konsensüsün yaratılması mümkün değil. Yani adam hapse gidecekse, belli bir ekonomik bakımdan, sağlık sigortası bakımından bir güvencesi olmazsa niye gelsin?

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Yener, yayımıza katıldığın için. Çok sağ ol, eksik olma.
Yener Orkunoğlu: Rica ederim.

Ruşen Çakır: Evet, çerçeve yasa sonrası çözüm sürecinin gidişatını dünyadaki örneklerle de kıyaslayarak Yener Orkunoğlu yorumladı. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
28.08.2026 Ahmed eş-Şara Arap dünyası için ne anlam ifade ediyor?
27.08.2026 Türkiye Öcalan ile tanışmaya hazır mı?
26.08.2026 Nefret dilinin sembolleri: Yeşil, beyaz Toros ve sarı torba
23.08.2026 Furkan Vakfı olayı: Dindarın dindara yaptığı
23.08.2026 Yener Orkunoğlu ile söyleşi: Çözüm sürecinin kaderi niçin Öcalan’a bağlı?
22.08.2026 Artık kimse dağa çıkmasın!
21.08.2026 Dünkü savunmamın özeti: Bu ayıp benim değil!
20.08.2026 Alparslan Kuytul'un yalnızlığı
19.08.2026 Abdullah Öcalan: “Demokrasinin yolu Silivri’den değil, İmralı’dan geçer”
19.08.2026 Silivri mi, İmralı mı?
28.08.2026 Ahmed eş-Şara Arap dünyası için ne anlam ifade ediyor?
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı